Добавить новость
World News
Новости сегодня

Новости от TheMoneytizer

STEPHEN M. WALT’DAN TRUMP DÖNEMİ ABD’Sİ ANALİZİ: YIRTICI HEGEMON

Giriş

1955 doğumlu ünlü Amerikalı Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt[1], halen Harvard Kennedy Okulu’nda ders vermeye devam eden çok etkili bir akademisyendir. Uluslararası ilişkilerde Realizm okulunun sıkı bir takipçisi olan Walt, İttifakların Kökenleri, Devrim ve Savaş ve İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası gibi popüler bazı kitapların da yazarı veya ortak yazarıdır. Walt, geçtiğimiz ünlü Amerika’da kurumsal devletin en güçlü seslerinden biri kabul edilen Foreign Affairs dergisinde “The Predatory Hegemon: How Trump Wields American Power” (Yırtıcı Hegemon: Trump Amerikan Gücünü Nasıl Kullanıyor?) başlıklı bir makale kaleme almıştır.[2] Bu yazıda, bu makale özetlenecektir.

Makalenin Özeti

Stephen Walt’a göre, 45. ve 47. ABD Başkanı olan Donald Trump, 2017 yılında ilk kez ABD Başkanı olduğundan beri, siyasal yorumcu ve gözlemciler onun Amerikan dış politikasına yönelik farklı yaklaşımını tanımlamak için uygun bir sıfat aramaktadırlar. Tanınmış Siyaset Bilimci Barry Posen, 2018 yılında Trump’ın büyük stratejisinin “liberal karşıtı hegemonya” (illiberal hegemony) olduğunu öne sürmüş ve analist Oren Cass da bunun belirleyici özünün “karşılıklılık” (reciprocity) talebi olduğunu savundu. Trump ve onunla özdeşleşen yeni siyasa, genelde akademik camiada ve uluslararası basında realist, milliyetçi, eski tipte merkantilist, emperyalist ve izolasyonist gibi terimlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Ünlü akademisyene göre, bu terimlerin hepsi de aslında Trump’ın yaklaşımının bazı yönlerini yansıtmaktadır; ancak Trump’ın ikinci başkanlık döneminin büyük stratejisi, Walt’a göre, belki de en doğru şekilde “yırtıcı hegemon” (predatory hegemon) terimiyle açıklanabilir. Bu stratejinin temel amacı, Washington’ın ayrıcalıklı konumunu kullanarak hem müttefiklerinden, hem de düşmanlarından çeşitli tavizler, haraçlar ve saygı gösterileri kazanarak, tamamen sıfır toplamlı bir dünya olarak gördüğü ortamda kısa vadeli kazançlar elde etmektir.

Amerikalı tanınmış akademisyene göre, ABD’nin hâlâ önemli varlıkları ve coğrafi avantajları göz önüne alındığında, yırtıcı hegemonya yaklaşımı en azından bir süre işe yarayabilir. Ancak uzun vadede bu politika da başarısızlığa mahkumdur. Birbiriyle rekabet eden birkaç büyük gücün bulunduğu bir dünyada, özellikle de Çin’in ekonomik ve askerî açıdan neredeyse ABD ile eşit güçte olduğu yeni bir düzlemde, çok kutupluluk diğer devletlere Washington’a olan bağımlılıklarını azaltma yolları sağladığından, bu statüko, hegemonya kurmaya uygun değildir. Önümüzdeki yıllarda Amerikan stratejisi “yırtıcı hegemonya” yaklaşımı çerçevesinde gelişmeye devam ederse, ABD’yi ve müttefiklerini zayıflatacak, küresel düzeyde artan hoşnutsuzluk yaratacak, Washington’ın başlıca rakipleri için cazip fırsatlar sağlayacak ve dahası Amerikalıları daha güvensiz, daha az müreffeh ve daha az etkili hale getirecektir. Bu nedenle, Walt, Realizm eksenli yaklaşımına karşın, bu politikaya açıktan karşı çıkmaktadır.

Walt’a göre, son 80 yılda, uluslararası sistemin genel yapısı iki kutupluluktan önce tek kutupluluğa ve sonrasında da günümüzün dengesiz çok kutupluluğuna doğru kaymış ve ABD’nin büyük stratejisi de bu değişikliklere paralel olarak değişmiştir. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında, ABD, Avrupa ve Asya’daki yakın müttefiklerine karşı genelde bir iyiliksever hegemon (benevolent hegemon) olarak hareket etmiştir; çünkü Amerikalı liderler, müttefiklerinin refahının Sovyetler Birliği’ni kontrol altında tutmak için gerekli olduğunu anlıyor ve bunu destekliyordu. Bu dönemde görev yapan Amerikalı liderler, ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünü serbestçe kullandılar ve bazen önemli ortaklarına karşı da sert tavır sergilemekte çekinmediler. Örneğin, “Ike” lakabıyla bilinen ünlü ABD Başkanlarından Dwight D. Eisenhower, 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırması esnasında, Başkan Richard Nixon da 1971’de ABD’yi altın standardı sisteminden çıkardığında böyle köşeli bir tavır sergilemişlerdir. Ayrıca, Washington, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra müttefiklerinin ekonomik olarak toparlanmasına da yardımcı olmuş; karşılıklı refahı teşvik etmek amacıyla makul kurallar oluşturmuş ve çoğunlukla da bu kurallara uymuştur. Washington, yine aynı dönemde, para krizlerini ve diğer ekonomik aksaklıkları yönetmek için diğer ülkelerle iş birliği yapmış ve zayıf devletlere masada yer ve kolektif kararlarda söz hakkı vererek genelde demokratik davranmıştır. ABD Başkanları ve üst düzey yetkilileri bu yıllarda uluslararası siyasete liderlik ettiler; ancak aynı zamanda diğerlerini dinlediler ve nadiren ortaklarını zayıflatmaya veya sömürmeye çalıştılar.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle oluşan tek kutuplu dönem veya tek kutupluluk anında ise, ABD, kibrine yenik düşerek oldukça dikkatsiz ve inatçı bir hegemon haline gelmeye başlamıştır. Artık karşısında güçlü rakipleri kalmayan ve diğer devletlerin Amerikan liderliğini kabul etmeye ve liberal değerlerini benimsemeye istekli olduğuna ikna olan bazı Amerikalı yetkililer, diğer devletlerin endişelerine pek aldırış etmemiş ve Afganistan, Irak ve diğer bazı ülkelerde maliyetli savaşlara girişmiştir. Washington, bunlar yetmezmiş gibi, Çin ve Rusya’yı giderek bir araya getiren çatışmacı ve hatalı politikalar benimsemiş ve Çin’in yükselişini hızlandıran, küresel finansal istikrarsızlığı arttıran ve sonunda Donald Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan geniş bir iç tepkiyi tetikleyen şekilde küresel pazarları açmaya zorlamıştır. Kuşkusuz, Washington, bu dönemde birkaç düşman rejimi izole etmeye, cezalandırmaya ve zayıflatmaya çalışmış ve bazen de diğer devletlerin güvenlik endişelerine dikkat etmemiştir. Bu yıllarda hem Demokrat, hem de Cumhuriyetçi siyaset yapıcılar, Amerikan gücünü küresel liberal bir düzen oluşturmak için kullanmanın ABD ve dünya için iyi olacağına ve muhalefetin bir avuç küçük “haydut devlet”le sınırlı kalacağına samimiyetle inanıyordu. Amerikalı karar alıcılar, gücü diğer hükümetleri zorlamak, kendi saflarına çekmek ve hatta devirmek için kullanmaktan çekinmiyorlardı; ancak bu hedefleri ABD’nin ortaklarına değil, düşmanlarına yönelikti.

Ancak Trump yönetiminde ABD giderek yırtıcı bir hegemon haline geldi. Bu strateji, Stephen M. Walt’un düşüncesinde, çok kutupluluğun geri dönüşüne karşı tutarlı ve iyi düşünülmüş bir yanıt değildir; hatta birkaç büyük gücün bulunduğu bir dünya sisteminde tam anlamıyla yanlış bir davranış biçimidir. Bu tarz bir siyasa, Trump’ın tüm dış ilişkilere yönelik işlemsel (transaksiyonel-transactional) yaklaşımının ve ABD’nin dünyadaki neredeyse her ülke üzerinde muazzam ve kalıcı bir etkiye sahip olduğu inancının doğrudan bir yansımasıdır. Trump, Nisan 2025’te “ABD büyük ve güzel bir mağaza gibidir ve herkes bu mağazadan bir parça ister” dahi demiştir. Ayrıca Beyaz Saray Basın Sekreteri Karoline Leavitt’in bir açıklamasında söylediği gibi, “Amerikan tüketicisi her ülkenin bizden istediği şeydir” veya başka bir deyişle “diğer devletlerin Amerikalıların parasına ihtiyaçları vardır”.

Trump’ın ilk döneminde, ABD Savunma Bakanı James Mattis, Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster gibi daha deneyimli ve bilgili danışmanlar, Trump’ın saldırgan dürtülerini kontrol altında tutmayı başarmışlardır. Ancak Trump’ın ikinci döneminde, bu saldırgan dürtüler, diğer ülkelerin zayıflıklarını sömürme arzusu, liyakatleri yerine kişisel sadakatleri nedeniyle seçilen yalaka bir kadro ve Trump’ın dünya meselelerine ilişkin kendi anlayışına duyduğu yanlış şekilde artan özgüveni sayesinde tam anlamıyla serbest bırakılmıştır.

Yırtıcı bir hegemon, diğerleriyle olan ilişkilerini tamamen sıfır toplamlı bir oyun (zero sum game) şekilde yapılandırmaya çalışan, böylece faydaların her zaman kendi lehine dağıtılmasını sağlayan hâkim (dominant) bir süper güçtür. Yırtıcı bir hegemonun öncelikli amacı, tüm tarafların daha iyi durumda olmasını sağlayan istikrarlı ve karşılıklı yarar sağlayan ilişkiler kurmak değil, tam tersine her ilişkiden diğerlerinden daha fazla kazanç elde etmeye çalışmaktır. Bu yaklaşımda, hegemonun daha iyi, ortaklarının ise daha kötü durumda olduğu bir düzen, her iki tarafın da kazançlı çıktığı, ancak ortakların daha fazla kazanç elde ettiği bir düzenlemeye tercih edilir. Yani kısacası, yırtıcı bir hegemon, her zaman aslan payını ister.

Elbette tüm büyük güçler tarih boyunca yağmacı davranışlarda bulunmuşlar ve her zaman göreceli avantaj elde etmek için rekabet etmişlerdir. Rakipleriyle ilişkilerinde, tüm devletler, herhangi bir anlaşmadan en iyi sonucu almaya çalışırlar. Ancak yağmacı hegemonyayı tipik büyük güç davranışından ayıran şey, bir devletin hem müttefiklerinden, hem de düşmanlarından tavizler ve asimetrik faydalar elde etme konusundaki isteğidir. İyi niyetli bir hegemon, müttefiklerine ancak gerektiğinde haksız yükler; çünkü ortaklarının refahının kendi güvenliği ve zenginliğini arttırdığına inanmaktadır. Böyle bir hegemon, karşılıklı yarar (karşılıklı fayda) sağlayan kazan-kazan temelli iş birliğini kolaylaştıran, diğerleri tarafından meşru kabul edilen ve devletlerin bu kuralların çok sık veya uyarı yapılmadan değişmeyeceğini güvenle varsayabilecekleri kadar kalıcı olan kuralların ve kurumların değerini kabul eder. İyiliksever bir hegemon, ek olarak, ortak düşmanları kontrol altında tutmak gibi benzer çıkarları olan devletlerle pozitif toplamlı ortaklıkları memnuniyetle karşılar ve hatta tüm katılımcıların daha iyi durumda olacağına inanıyorsa, diğerlerinin orantısız kazançlar elde etmesine bile izin verebilir. Başka bir deyişle, iyi niyetli bir hegemon, yalnızca kendi güç konumunu ilerletmekle kalmaz, aynı zamanda ekonomist Arnold Wolfers’ın “ortam hedefleri” (milieu goals) olarak adlandırdığı şeyi de sağlamaya çalışır: çıplak güç kullanımını daha az gerekli hale getirecek şekilde uluslararası ortamı şekillendirmek ve düzen oluşturmak.

Buna zıt şekilde, yırtıcı bir hegemon, rakiplerinden yararlanmak kadar ortaklarını da sömürme eğilimindedir. Böyle bir devlet, ambargo, mali yaptırımlar, komşularını fakirleştiren ticaret politikaları, para birimi manipülasyonu ve diğer ekonomik baskı araçlarını kullanarak, diğerlerini hegemonun ekonomisine avantaj sağlayan ticaret koşullarını kabul etmeye veya ekonomik olmayan konularda davranışlarını değiştirmeye zorlayabilir. Dahası, askeri koruma sağlamayı ekonomik talepleriyle ilişkilendirerek, ittifak ortaklarının daha geniş dış politika girişimlerini desteklemesini bekler ve onları huzursuz eder. Daha zayıf devletler ise, a-) hegemonun büyük pazarına erişim konusunda ona büyük ölçüde bağımlılarsa, b-) diğer devletlerden daha büyük tehditlerle karşı karşıya kalıyorlarsa ve c-) şartlar içerse bile hegemonun korumasına bağımlı durumdalarsa, bu zorlayıcı baskıları tolere edeceklerdir.

Yırtıcı bir hegemonun zorlayıcı gücü, diğer devletleri sürekli bir boyun eğme durumunda tutmaya bağlı olduğundan, liderleri, kendi etki alanındaki devletlerin, genellikle sembolik olan tekrarlanan boyun eğme eylemleriyle alt konumlarını kabul etmelerini bekleyecektir. Bu devletlerden resmi bir haraç ödemeleri veya hegemonun erdemlerini açıkça kabul edip övmeleri istenebilir. Bu tür ritüel saygı gösterileri, hegemonun direnilemeyecek kadar güçlü olduğunu ve vassallarından daha bilge olduğu için onlara emir verme hakkına sahip olduğunu göstererek muhalefeti caydırır.

Walt’a göre, yırtıcı hegemon yeni bir olgu da değildir. Bu, Atina’nın imparatorluğundaki daha zayıf şehir devletleriyle ilişkilerinin temelini oluşturuyordu ve dönemin önde gelen Atina lideri Perikles’in “tiranlık” olarak tanımladığı türde bir egemenlikti. Doğu Asya’daki modern öncesi Çin merkezli sistem, haraç ödemesi ve ritüelleştirilmiş itaat dahil olmak üzere benzer bağımlılık ilişkilerine dayanıyordu. Ancak Çin uzmanı akademisyenler bunun sürekli bir sömürü olup olmadığı konusunda halen fikir ayrılığı içerisindedirler. Sömürge topraklarından zenginlik elde etme arzusu, Belçika, İngiltere, Fransa, Portekiz ve İspanya sömürge imparatorluklarının temel unsuruydu ve benzer motifler Nazi Almanyası’nın Orta ve Doğu Avrupa’daki ticaret ortaklarıyla tek taraflı ekonomik ilişkilerini ve Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı müttefikleriyle ilişkilerini de etkilemiştir. Bu örnekler önemli farklılıklar gösterse de, aslında hepsinde de egemen güç, her zaman başarılı olmasa da ve bazı müşterilerin elde edilmesi ve savunulması, sağladıkları zenginlik veya haraçtan daha maliyetli olsa da, kendine asimetrik faydalar sağlamak için zayıf ortaklarını sömürmeye çalışmıştır.

Kısacası, Walt’a göre, yırtıcı hegemon, tüm ikili ilişkileri doğası gereği sıfır toplamlı olarak görür ve her birinden mümkün olan en büyük faydayı elde etmeye çalışır. “Benim olan benimdir, senin olan ise pazarlık edilebilir” yırtıcı bir hegemonun temel düsturudur. Mevcut anlaşmaların hiçbirinin bir değeri veya meşruiyeti yoktur ve hegemon bundan yeterli asimetrik fayda sağlamazsa, ortakları kenara atılır veya göz ardı edilir. Elbette yırtıcı hegemonya çabaları bazen başarısız da olabilir. Yani en güçlü devletlerin bile diğerlerinden elde edebileceklerinin sınırları vardır. Ancak yırtıcı bir hegemon için en önemli hedef, bu sınırları mümkün olduğunca zorlamaktır.

Başkan Trump’ın dış politikasının yağmacı niteliği, ticaret açığı konusundaki takıntısında ve Washington’ın lehine ekonomik kazançları yeniden dağıtmak için gümrük vergilerini kullanma girişimlerinde en belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Trump, ticaret açığının bir “soygun” ve bir tür yağma olduğunu defalarca dile getirmiştir; ona göre, fazla veren ülkeler “kazanmakta” çünkü ABD onlara Washington’a ödediklerinden daha fazla ödeme yapmaktadır. Bu yaklaşıma göre, Trump, ya bu ülkelere gümrük vergileri uygulayarak yabancı malları daha pahalı hale getirerek Amerikalı üreticileri korumayı amaçlamış, ya da bu tür gümrük vergileriyle yabancı hükümetleri ve şirketleri, gümrük vergilerini hafifletme karşılığında ABD’ye yatırım yapmaya zorlamıştır.

Başkan Trump, Stephen M. Walt’un analizine göre, gümrük tarifelerini, politikalarına karşı diğer ülkeleri zorlamak için de kullanmaktadır. Örneğin, geçtiğimiz Temmuz ayında, Trump, Brezilya hükümetini, Trump’ın müttefiki olan eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’yu affetmeye zorlamak için başarısız bir girişimde bulunarak Brezilya’ya yüzde 40 gümrük vergisi uygulamıştır. Ancak Kasım ayında, Amerikalı tüketiciler için gıda fiyatlarının yükselmesine neden olan bu gümrük vergilerinin bir kısmını kaldırmak zorunda kalmıştır. Trump, Kanada ve Meksika’ya uyguladığı gümrük vergilerini ise, bu ülkelerin fentanil kaçakçılığını durdurmak için yeterince çaba göstermediklerini iddia ederek savunmuştur. Ek olarak, geçtiğimiz Ekim ayında, Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, Trump yönetiminin yasadışı uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı iddia edilen Karayipler’deki iki düzineden fazla tekneye ABD Donanması’nın yaptığı tartışmalı saldırıları eleştirince, Trump, Kolombiya’yı daha yüksek gümrük vergileri uygulamakla tehdit etmiştir.

Trump, geleneksel Amerikan müttefiklerini de, bilindik Amerikan düşmanlarını da aynı şekilde zorlamakta ve tehditlerinin bir var bir yok niteliği, bu şekilde mümkün olduğunca fazla taviz koparmak istediğini ortaya koymaktadır. Trump, öngörülemezliğin güçlü bir pazarlık aracı olduğuna inanmaktadır ve sürekli değişen tehdit ve talepleriyle, diğerlerini kendisine uyum sağlamak için yeni yollar aramaya zorlamayı amaçlamaktadır. Karşı taraf hızlıca pes ederse, gümrük vergisi uygulama tehdidi Washington’a çok az maliyet getirmektedir; ancak hedef kararlı durur veya piyasalar tedirgin olursa, Trump, bu eylemini ertelemek zorunda da kalabilir. Bu yaklaşım, aynı zamanda dikkatleri Trump’ın üzerinde tutmakta, yönetimin sonraki herhangi bir anlaşmayı kesin şartları ne olursa olsun bir zafer olarak sunmasına yardımcı olmakta ve Trump ve yakın çevresine fayda sağlayan bariz yolsuzluk fırsatları yaratmaktadır.

ABD’nin etkisini en üst düzeye çıkarmak için, Trump, müttefiklerin ABD’nin askeri desteğine bağımlılığını, büyük ölçüde ittifak taahhütlerini yerine getirip getirmeyeceği konusunda şüpheler uyandırarak, ekonomik talepleriyle defalarca ilişkilendirmiştir. Müttefiklerin “Amerikan koruması” için ödeme yapması gerektiğini ısrarla savunmuş ve ABD’nin NATO’dan ayrılabileceğini, Tayvan’ı savunmaya yardım etmeyi reddedebileceğini veya Ukrayna’yı tamamen terk edebileceğini ima etmiştir. Ancak Trump’ın amacı, müttefiklerin kendilerini savunmak için daha fazla çaba göstermelerini sağlayarak, ABD’nin ortaklıklarını daha etkili hale getirmek değildir. Aslında, gümrük vergisi seviyelerinin önemli ölçüde arttırılması, ortakların ekonomilerine zarar verecek ve daha yüksek savunma harcaması hedeflerine ulaşmalarını zorlaştıracaktır. Bunun yerine, Trump, ABD’nin geri çekilme tehdidini kullanarak, müttefiklerin çeşitli ekonomik tavizler elde etmeye çalışmaktadır. Bu strateji, en azından kâğıt üzerinde, kısa vadede bazı kazançlar sağlamaktadır. Misalen, geçtiğimiz Temmuz ayında, AB liderleri Trump’ı Ukrayna’yı desteklemeye devam etmeye ikna etmek umuduyla tek taraflı bir ticaret anlaşmasını kabul etmişlerdir. Keza Japonya ve Güney Kore de sırasıyla Temmuz ve Kasım aylarında imzalanan anlaşmalarla ABD ekonomisine yatırım yapma sözü vererek gümrük vergisi seviyelerinin düşürülmesini sağlamışlardır. Avustralya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Pakistan ve Ukrayna gibi ülkeler de, ABD’ye kendi topraklarında bulunan kritik minerallere erişim veya kısmi mülkiyet hakkı sunarak Washington’ın desteğini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır.

Walt’a göre, yırtıcı bir hegemon, Thucydides’in ünlü sözüyle, “güçlülerin yapabildiklerini yaptıkları ve zayıfların katlanmak zorunda olduklarına katlandıkları” bir dünyayı tercih eder. Bu nedenle, böyle bir ülke, başkalarından yararlanma yeteneğini sınırlayabilecek normlara, kurallara veya kurumlara karşı temkinli olacaktır. Beklendiği gibi, Trump, Birleşmiş Milletler’i pek kullanmamakta, Paris İklim Anlaşması ve İran nükleer anlaşması (JCPOA) gibi öncüllerinin müzakere ettiği anlaşmaları da seve seve yırtıp atmıştır. Hatta Trump, kendisinin müzakere ettiği bazı anlaşmalardan bile caymıştır. Avrupa Birliği (AB) veya kurallara dayalı Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kurumlarla uğraşmak yerine, Trump, ikili ticaret görüşmeleri yapmayı tercih etmektedir; çünkü ülkelerle birebir görüşmek, bu ülkeler üzerinde ABD’nin etkisini ve baskısını arttırmaktadır. Trump, ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin üst düzey yetkililerine de yaptırım uygulamış ve Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından geliştirilen emisyon fiyatlandırma planına şiddetli bir saldırı başlatmıştır. IMO’nun önerisi, nakliye şirketlerini daha temiz yakıtlar kullanmaya teşvik ederek iklim değişikliğini yavaşlatmayı amaçlıyordu, ancak Trump bunu “dolandırıcılık” olarak nitelendirdi ve kasıtlı olarak sabote etti. Trump yönetimi, bu önlemi destekleyenlere karşı gümrük vergileri, yaptırımlar ve diğer önlemler uygulayacağı tehdidinde bulunduktan sonra, önlemin resmi olarak onaylanması için oylama da bir yıl ertelendi. Bir IMO delegesi, Ekim ayında, ABD delegasyonunun “gangsterler gibi davrandığını” dahi söyledi.

Washington’ın yağmacı hegemonyası hakkında yapılan hiçbir tartışma, Trump’ın diğer devletlere ait topraklara olan ilgisini ve uluslararası hukuku ihlal ederek diğer ülkelerin iç politikasına müdahale etme isteğini tam olarak açıklayamaz. Nitekim Trump’ın Grönland’ı ilhak etme konusundaki arzusu ve bu eyleme karşı çıkan Avrupa devletlerine gümrük vergileri uygulama tehditleri, bu dürtünün en görünür örneğidir. Danimarka askeri istihbaratının geçtiğimiz Aralık ayında yayınladığı yıllık tehdit değerlendirmesinde uyarıldığı gibi, “ABD, yüksek gümrük vergileri tehdidi de dahil olmak üzere ekonomik gücünü kullanarak iradesini dayatmakta ve artık müttefiklerine karşı bile askeri güç kullanmayı göz ardı etmemektedir.” Trump’ın Kanada’yı 51. Amerikan eyaleti yapmak veya Panama Kanalı bölgesini yeniden işgal etmek gibi düşünceleri de, benzer derecede jeopolitik açıdan açgözlü ve fırsatçı olduğunu gösteriyor. Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırma kararı ise, diğer büyük güçlerin izleyeceği tehlikeli bir örnek teşkil eden, mevcut normları hiçe sayan ve başkalarının zayıflıklarını sömürmeye istekli bir yırtıcı hayvanın tutumunu ortaya koyan tehlikeli bir eylemdir. Trump eksenli yırtıcı dürtü, kültür meselelerine bile uzanmaktadır. Yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetinin yok olması” tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve ABD’nin kıtaya yönelik politikasının “Avrupa ülkeleri içinde Avrupa’nın mevcut gidişatına direnişin geliştirilmesini” gerektiğini ilan ediyor. Başka bir deyişle, Avrupa ülkeleri, Trump yönetiminin kan ve toprak milliyetçiliğine olan bağlılığını ve beyaz olmayan ve Hıristiyan olmayan kültürlere veya dinlere karşı düşmanlığını benimsemeye zorlanacaklar. Anlaşılıyor ki, yırtıcı bir hegemon için hiçbir konu yasak değildir ve hiçbir kırmızı çizgi yoktur!

Trump, ayrıca, kendisi ve ailesi için avantajlar elde etmek amacıyla ABD’nin ayrıcalıklı uluslararası konumunu da kullanmaktadır. Örneğin, Katar ona bir uçak hediye etmiştir. Bu uçağın yenilenmesi ABD vergi mükelleflerine birkaç yüz milyon dolara mâl olacak ve ancak Trump görevinden ayrıldıktan sonra Başkanlık Kütüphanesi’ne konulabilecektir. Ek olarak, Trump ekibi, yönetimle iyi geçinmek isteyen hükümetlerle milyonlarca dolarlık otel geliştirme anlaşmaları imzalamış ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğer ülkelerdeki nüfuzlu kişiler, Trump’ın World Liberty Financial kripto para birimi operasyonu tarafından çıkarılan milyarlarca dolarlık token satın almışlardır. Bu, ilginçtir ki, BAE’nin normalde sıkı ABD ihracat kontrollerine tabi olan yüksek kaliteli çiplere özel erişim hakkı elde ettiği dönemle yaklaşık aynı zamana denk gelmektedir. Amerikan tarihinde hiçbir Başkan, başkanlık görevini bu kadar büyük ölçüde paraya çevirmeyi başaramamış ve potansiyel çıkar çatışmalarını bu kadar açık bir şekilde göz ardı etmemiştir.

Bir mafya patronu veya İmparator gibi, Trump, kendisinin lütfunu arayan yabancı liderlerin aşağılayıcı şekilde saygı gösterilerini ve grotesk nitelikte övgü sergilemelerini de beklemektedir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a NATO üyelerinin savunma harcamalarını arttırmalarını sağladığı için “tüm övgüyü hak ettiğini” söyleyen utanç verici davranışını başka nasıl açıklayabiliriz? Oysa bu artışlar, Trump yeniden seçilmeden önce de devam ediyordu ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bu değişimi tetiklemede en azından aynı derecede önemliydi. Rutte, ayrıca Mart 2025’te Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile “çıkmaza girmiş durumu çözdüğünü” ilan etti, Haziran ayında ABD’nin İran’a düzenlediği hava saldırılarını “kimsenin cesaret edemediği” bir şey olarak övdü ve Trump’ın Ortadoğu’daki barış çabalarını bilge ve iyiliksever bir “baba”nın eylemlerine benzetti.

Rutte, bu çabalarında yalnız değil! İsrail, Gine-Bissau, Moritanya ve Senegal de dahil olmak üzere diğer dünya liderleri de Trump’a Nobel Barış Ödülü verilmesini açıktan desteklediler. Senegal Cumhurbaşkanı ise Trump’ın golf oyununa gereksiz övgüler yağdırdı. Geri kalmamak için Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, Trump’ın Seul’e yaptığı son ziyaret sırasında ona devasa bir altın taç hediye etti ve resmi akşam yemeğini “Barışçıların Tatlısı” adlı bir yemekle sonlandırdı. Hatta futbolun küresel yönetim organının başkanı Gianni Infantino da bu akıma katılarak, anlamsız bir “FIFA Barış Ödülü” oluşturdu ve Aralık 2025’te düzenlenen gösterişli bir törenle Trump’ı bu ödülün ilk sahibi ilan etti.

Sadakat gösterisi talep etmek, yalnızca Trump’ın görünüşte sınırsız ilgi ve övgü ihtiyacının bir ürünü değildir; aynı zamanda itaati pekiştirmek ve en ufak direniş eylemlerini bile caydırmak için de kullanılır. Trump’a karşı çıkan liderler, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelensky’nin birden fazla kez yaşadığı gibi, azar işitir ve daha sert muamele tehditleri alırlar. Öte yandan, Trump’a utanmadan yağ çeken liderler, en azından şimdilik, daha nazik bir muamele görürler. Örneğin, Ekim 2025’te ABD Hazine Bakanlığı, Arjantin’in önemli bir ticaret ortağı olmamasına ve Trump’ın ticaret savaşını başlatmadan önce milyarlarca dolar değerinde olan ABD’nin Çin’e soya fasulyesi ihracatını yerinden etmesine rağmen, Arjantin pezosunu desteklemek için 20 milyar dolarlık bir döviz takas hattı uzattı. Ancak Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Trump’ı rol modeli olarak açıkça öven, benzer görüşlere sahip bir lider olduğu için, talep listesi yerine yardım aldı. Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández dahil olmak üzere, hüküm giymiş uyuşturucu kaçakçıları bile, Trump’ın gündemine uygun göründükleri takdirde başkanlık affı kazanabilirler!

Trump’ı pohpohlayarak onun gözüne girmeye çalışmak, Walt’a göre aslında silahlanma yarışına benziyor; çünkü yabancı liderler en kısa sürede en çok övgü toplayan olmak için rekabet ediyorlar. Trump da, senaryodan sapan liderlere hemen karşılık veriyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump’ın Hindistan ve Pakistan arasındaki sınır çatışmalarını durdurduğu iddiasını reddettikten birkaç hafta sonra, Hindistan’a yüzde 25’lik bir gümrük vergisi uygulandığında (daha sonra Hindistan’ı Rus petrolü satın aldığı için cezalandırmak amacıyla yüzde 50’ye yükseltildi) bunu öğrendi. Ontario eyalet hükümeti, Trump’ın gümrük vergisi politikasını eleştiren bir televizyon reklamı yayınladıktan sonra, Trump Kanada’ya uygulanan gümrük vergisi oranını yüzde 10 daha arttırdı. Kanada Başbakanı Mark Carney, kısa süre sonra özür diledi ve reklam hemen yayından kaldırıldı. Bu tür aşağılanmalardan kaçınmak için, birçok lider, en azından şimdilik, önleyici olarak diz çökmeyi tercih ettiler.

Trump ve destekçileri, bu saygı gösterilerini, sert tavırların ABD’ye somut faydalar sağladığının kanıtı olarak görüyorlar. Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin Ağustos ayında söylediği gibi, “Sonuçlar ortada: Başkan’ın ticaret anlaşmaları çiftçilerimiz ve işçilerimiz için eşit şartlar yaratıyor, trilyonlarca dolarlık yatırım ülkemize akıyor ve on yıllardır süren savaşlar sona eriyor. Yabancı liderler, Başkan Trump ile olumlu ilişkiler kurmak ve Trump’ın patlayan ekonomisine katılmak için can atıyorlar.” Yönetim, diğer ülkeleri sonsuza kadar sömürebileceğine ve bunun ABD’yi daha da güçlendireceğine ve etkisini daha da arttıracağına inanıyor gibi görünüyor. Walt’a göre ise yanılıyorlar: zira yırtıcı hegemonya, kendi yıkımının tohumlarını içerisinde barındırıyor.

İlk sorun, yönetimin övdüğü faydaların abartılmış olmasıdır. Trump’ın sona erdirdiğini iddia ettiği savaşların çoğu aslında halen devam ediyor. Ayrıca, ABD’ye yapılan yeni yabancı yatırımlar trilyonlarca doların çok altında kalmış ve tam olarak gerçekleşmesi de olası görünmüyor. Yapay zekâ çılgınlığının beslediği veri merkezleri dışında, ABD ekonomisi, kısmen Trump’ın ekonomi politikalarının yarattığı rüzgârlar nedeniyle, patlama yaşamıyor. Trump, ailesi ve siyasi müttefikleri, onun yırtıcı politikalarından faydalanıyor olabilir; ancak ülkenin çoğu bundan faydalanmıyor.

Diğer bir sorun ise, Çin ekonomisinin artık birçok açıdan ABD ekonomisine rakip olmasıdır. Çin’in GSYİH’si (GDP) nominal olarak daha düşük olmakla birlikte, satın alma gücü (PPP) paritesi açısından daha yüksektir; Çin’in büyüme oranı da daha yüksektir ve şu anda ABD ile neredeyse aynı miktarda ithalat yapmaktadır. Küresel mal ihracatındaki payı 1950’de yüzde 1’in altındayken bugün yaklaşık yüzde 15’e yükselmiştir. Oysa ABD’nin payı 1950’de yüzde 16 iken bugün sadece yüzde 8’e düşmüştür. Çin, ABD dahil birçok ülkenin bağımlı olduğu rafine nadir toprak elementleri pazarını da elinde tutmaktadır; birçok bilimsel alanda hızla lider bir oyuncu haline gelmektedir ve Amerikalı çiftçiler dahil birçok aktör, Çin pazarlarına erişim istemektedir. Trump’ın Çin ile ticaret savaşını askıya alma ve ABD yetkililerini hedef alan siber casusluk kampanyası nedeniyle Çin Devlet Güvenlik Bakanlığı’na yaptırım uygulama planlarını rafa kaldırma kararlarının da ispatladığı gibi, Trump, diğer büyük güçlere zayıf devletlere yaptığı gibi zorbalık yapamaz.

Dahası, diğer ülkeler hâlâ ABD ekonomisine ve zengin tüketicilerine erişim sağlamak isteseler de, artık tek seçenek bu değildir. Trump, Hindistan mallarına uygulanan gümrük vergisini yüzde 50 gibi çok yüksek bir orana çıkardıktan kısa bir süre sonra, Ağustos 2025’te, Başbakan Modi, Çin lideri Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir zirve toplantısına katılmak üzere Pekin’e uçtu. Aralık ayında ise, Putin, Modi’yi Yeni Delhi’de ziyaret etti. Hindistan Başbakanı, ülkesinin Rusya ile olan dostluğunu “Kuzey Yıldızı gibi” şeklinde nitelendirdi ve iki lider, 2030 yılına kadar ikili ticarette 100 milyar dolarlık bir hedef belirlediler. Hindistan, aslında Moskova ile resmi olarak ittifak kurmuyordu; ancak Beyaz Saray’a Yeni Delhi’nin seçenekleri olduğunu hatırlatıyordu.

Tedarik zincirlerini ve ticaret anlaşmalarını yeniden düzenlemek maliyetli ve zaman alıcı olduğundan ve iş birliği ve bağımlılık alışkanlıkları bir gecede ortadan kalkmadığından, bazı ülkeler kısa vadede Trump’ı yatıştırmayı tercih ettiler. Örneğin, Japonya ve Güney Kore, ABD ekonomisine milyarlarca dolarlık yatırım yapmayı kabul ederek Trump’ı gümrük vergilerini düşürmeye ikna ettiler; ancak taahhüt edilen ödemeler yıllara yayılacak ve belki de hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek. Bu arada, Çin, Japonya ve Güney Kore yetkilileri Mart 2025’te 5 yıl sonra ilk ticaret müzakerelerini gerçekleştirdiler ve South China Morning Post’a göre, üç ülke “ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşı ortamında bölgenin finansal güvenlik ağını güçlendirmek ve ekonomik iş birliğini derinleştirmek” amacıyla üçlü bir para takası yapmayı düşünüyor. Ek olarak, geçtiğimiz yılda, Vietnam, ABD ile yakınlaşma yönündeki önceki çabalarını tersine çevirerek Rusya ile askeri bağlarını genişletti. The New York Times’ta alıntılanan bir analiste göre, “Trump’ın politikalarının öngörülemezliği, Vietnam’ı ABD ile ilişkiler konusunda çok şüpheci hale getirdi. Sorun sadece ticaret değil, onun zihnini ve eylemlerini okumaktaki zorluk.” Yani Trump’ın övündüğü öngörülemezliğinin açık bir dezavantajı var: diğerlerini daha güvenilir ortaklar aramaya teşvik etmek.

Başka ülkeler de ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmak için çalışıyorlar. Başbakan Carney, ABD ile giderek yakınlaşan iş birliği döneminin sona erdiğini defalarca uyardı, 10 yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ihracatını ikiye katlama hedefi koydu, ülkesinin Endonezya ile ilk ikili ticaret anlaşmasını imzaladı, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ile serbest ticaret anlaşması müzakereleri yürütüyor ve Ocak ayında Pekin’e ilişkileri düzeltmek için bir ziyaret gerçekleştirdi. Avrupa Birliği, Endonezya, Meksika ve Güney Amerika ticaret bloğu Mercosur ile yeni ticaret anlaşmaları imzaladı ve Ocak ayı sonunda Hindistan ile yeni bir ticaret anlaşmasını sonuçlandırmaya yaklaştı. Washington, diğer ülkelerin bağımlılığından yararlanmaya devam ederse, bu tür çabalar daha da hızlanacaktır.

ABD müttefikleri, Amerikan korumasına büyük ölçüde bağımlı oldukları için geçmişte belirli bir düzeyde zorbalığa göz yummuşlardı. Ancak bu hoşgörü bizce sınırlıdır. Trump’ın ilk döneminde uygulanan zorbalığın düzeyi sınırlıydı ve ABD müttefiklerinin onun görev süresinin tekrarlanmayacak istisnai bir olay olacağını ummak için nedenleri vardı. Bu umut, özellikle Avrupa’da artık paramparça olmuştur. Örneğin, yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi birçok Avrupa hükümetine ve kurumuna açıkça düşmanca yaklaşmaktadır. Trump’ın Grönland’ı ele geçirme tehditlerinin yenilenmesiyle birlikte, bu durum NATO’nun uzun vadeli sürdürülebilirliği hakkında ek şüpheler uyandırdı ve Avrupa liderlerinin Trump’ı memnun ederek onu kazanma çabalarının başarısız olduğunu gösterdi.

Dahası, Amerikan askeri korumasını geri çekme tehditleri, hiçbir zaman uygulanmazsa etkisini zamanla yitirecektir. Trump, çekilme tehdidinde bulunmaya devam eder ancak bunu asla gerçekleştirmezse, blöfü ortaya çıkacak ve zorlama gücü kaybolacaktır. Ancak ABD askeri taahhütlerini geri çekerse, eski müttefikleri üzerinde sahip olduğu etki gücü de ortadan kalkacaktır. Her iki durumda da, Amerikan korumasını kullanarak sonsuz bir dizi taviz koparmak sürdürülebilir bir strateji değildir.

Zorbalık politikası da öyle… Kimse aşağılayıcı sadakat gösterilerine zorlanmaktan hoşlanmaz. Trump’ın dünya görüşünü paylaşan liderler, onu kamuoyu önünde övme fırsatından zevk alabilirler, ancak birçokları bu deneyimi sinir bozucu bulacaklardır. Trump’ın yüzüğünü öpmek zorunda kalan yabancı liderlerin, süslü sözler sarf ederken ne düşündüklerini asla bilemeyeceğiz; ancak bazıları şüphesiz bu deneyimden rahatsız oldular ve gelecekte biraz intikam alma fırsatı bulmayı umarak oradan ayrıldılar. Yabancı liderler, ülkelerindeki halkın tepkisini de hesaba katmak zorundalar ve ulusal gurur çoğu zaman güçlü bir etken olabilir. Carney’nin Nisan 2025’teki seçim zaferinin Trump karşıtı “direnme” kampanyasına ve seçmenlerin, Muhafazakâr Parti rakibinin Trump’ın hafif versiyonu olduğu algısına büyük ölçüde bağlı olduğunu hatırlamakta fayda var. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva gibi diğer bazı Devlet Başkanları da Trump’ın tehditlerine karşı çıktıklarında popülerliklerinin arttığını gördüler. Aşağılanma arttıkça, diğer dünya liderleri de karşı koymanın seçmenleri arasında popülerliklerini artırabileceğini fark edebilirler.

Walt’a göre, yırtıcı hegemonya yaklaşımı da verimsizdir. Yırtıcı hegemon, çok taraflı kurallara ve normlara bağlı kalmaktan kaçınır ve bunun yerine diğer devletlerle ikili bazda ilişki kurmaya çalışır. Ancak yaklaşık 200 ülkenin bulunduğu bir dünyada, ikili müzakerelere güvenmek zaman alıcıdır ve aceleye getirilmiş ve kötü tasarlanmış anlaşmaların ortaya çıkmasına neden olabilir. Dahası, düzinelerce ülkeye tek taraflı anlaşmalar dayatmak, bu ülkeleri sorumluluklarından kaçmaya teşvik eder; çünkü hegemonun anlaşmalara uyumu izlemesinin ve ulaştığı tüm anlaşmaları uygulamasının zor olacağını bilirler. Trump yönetimi, Çin’in 2020 yılında, Trump’ın ilk döneminde ABD ile imzaladığı Birinci Aşama ticaret anlaşmasında satın almayı kabul ettiği tüm ABD ihracatını asla satın almadığını geç de olsa fark etmiş görünüyor ve Ekim ayında bu konuyla ilgili bir soruşturma başlattı. Washington’ın tüm ikili ticaret anlaşmalarında uyumu izleme görevini çoğaltın ve diğer devletlerin şimdi tavizler vaat edip daha sonra bunlardan caymasının nedenini kolayca anlayabilirsiniz.

Son olarak, kurumlardan vazgeçmek, ortak değerleri önemsememek ve zayıf devletleri zorbalıkla sindirmek, ABD’nin rakiplerinin kendi çıkarlarına uygun şekilde küresel kuralları yeniden yazmalarını kolaylaştıracaktır. Örneğin, Şi Cinping yönetiminde, Çin, tüm insanlığın yararına küresel kurumları güçlendirmeye çalışan sorumlu ve özverili bir küresel güç olarak kendini göstermeye çalışmıştır. Birkaç yıl önce Çinli yetkililerin diğer hükümetleri gereksiz yere rutin olarak aşağılayıp zorbalık yaptığı çatışmacı “kurt savaşçı” (wolf warrior) diplomasi artık ortadan kalktı. Nadir istisnalar dışında, Çinli diplomatlar artık uluslararası forumlarda giderek daha enerjik, aktif ve etkili bir varlık gösteriyorlar.

Çin’in kamuoyuna yaptığı açıklamalar açıkça kendi çıkarlarına yöneliktir; ancak bazı ülkeler bu tutumu, giderek daha saldırgan hale gelen ABD’ye karşı daha iyi bir alternatif olarak görmektedir. Pew Araştırma Merkezi’nin geçen Temmuz ayında yayınladığı 24 büyük ülkeyi kapsayan bir ankette, 8 ülkede çoğunluk ABD’yi Çin’den daha olumlu değerlendirirken, 7 ülkede ankete katılanlar Çin’i daha olumlu değerlendirmiştir. Kalan 9 ülkede ise iki güç benzer şekilde değerlendirilmiştir. Ancak eğilim giderek Pekin’in lehine şekil almaktadır. Raporda belirtildiği gibi, “ABD’ye yönelik görüşler daha olumsuz hale gelirken, Çin’e yönelik görüşler daha olumlu hale gelmiştir.” Bunun nedenini anlamak zor değil!

Sonuç olarak, yırtıcı bir hegemon olarak hareket etmek, ABD’nin uzun süredir dayandığı ve Trump’ın günümüzde yararlanmaya çalıştığı kaldıraç gücünü yaratan güç ve etki ağlarını zayıflatacaktır. Bazı devletler Washington’a olan bağımlılıklarını azaltmak için çalışacak, diğerleri rakipleriyle yeni anlaşmalar yapacak ve birçoğu ABD’nin bencil davranışlarından intikam alma fırsatı bulacakları anı iple çekecektir. Belki bugün değil, belki yarın değil, ama bir tepki şaşırtıcı bir hızla gelebilir. Ernest Hemingway’in iflasın başlangıcıyla ilgili ünlü sözünü alıntılayacak olursak, yırtıcı bir hegemonyaya dayalı tutarlı bir politika, ABD’nin küresel etkisinin “yavaş yavaş ve sonra aniden” azalmasına neden olabilir.

Tüm bu nedenlerle, Stephen Walt’a göre Trump’ın “yırtıcı hegemon” yaklaşımı, kaybetmeye mahkûm bir stratejidir. Sert güç, dünya siyasetinde hâlâ en önemli araçtır; ancak bu gücün hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığı, bir devletin çıkarlarını ilerletmede etkili olup olmadığını belirleyen faktörlerdir. Elverişli bir coğrafya, büyük ve gelişmiş bir ekonomi, eşsiz bir askeri güç ve dünya rezerv para birimi ile kritik finansal düğümler üzerinde kontrol sahibi olan ABD, son 75 yıl içinde olağanüstü bir bağlantı ve bağımlılık ağı kurmayı başarmış ve diğer birçok devlet üzerinde önemli bir etki gücü elde etmiştir. Bu etkiyi çok açık şekilde kullanmak onu zayıflatacağından, Amerikan dış politikası, Amerikan liderlerin ellerindeki gücü ölçülü bir şekilde kullandıkları zaman en başarılı olmuştur. Onlar, benzer düşünen ülkelerle karşılıklı yarar sağlayan anlaşmalar yapmak için çalışmışlar ve diğer ülkelerin ABD’nin hırsından korkmazlarsa ABD ile iş birliği yapma olasılıklarının daha yüksek olacağını anlamışlardır. Washington’ın demir yumruklu olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Ancak bu yumruğu kadife eldivenle örtbas ederek, zayıf devletlere saygılı davranarak ve diğerlerinden mümkün olan her türlü avantajı elde etmeye çalışmayarak, ABD, dünyanın en önemli devletlerini, dış politikasına uyum sağlamanın ana rakipleriyle ortaklık kurmaktan daha tercih edilebilir olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Sonsöz, yırtıcı hegemonya, kısa vadeli kazançlar peşinde bu avantajları heba eder ve uzun vadeli olumsuz sonuçları görmezden gelir. Elbette, ABD, büyük bir karşı koalisyonla karşı karşıya kalmayacak veya bağımsızlığını kaybetmeyecektir; bu elim kaderi yaşamak için çok güçlü ve avantajlı bir konumdadır. Ancak giderek, çoğu Amerikalının hayatı boyunca gördüğünden daha fakir, daha güvensiz ve daha az etkili hale gelecektir. Gelecekteki Amerikalı liderler daha zayıf bir konumdan hareket edecek ve Washington’ın çıkarcı ama adil bir ortak olarak itibarını geri kazanmak için zorlu bir mücadele vereceklerdir. Yırtıcı hegemonya, kaybeden bir stratejidir ve Trump yönetimi bunu ne kadar çabuk terk ederse o kadar iyi olacaktır.

Makalenin Değerlendirilmesi

Ünlü bir Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Stephen M. Walt’un “yırtıcı hegemon” (predatory hegemon) kavramı üzerine inşa ettiği bu zihin açıcı çalışması, Trump dönemi Amerikan dış politikasını, yani Trumpizm veya Trump Doktrini olarak adlandırılan olguyu açıklamakta bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve teorik çabalardan bir tanesi olarak övgü ve ilgiyi hak etmektedir. Hakikaten de, Trump yaklaşımı, Klasik Realizm veya Neo-Realizm ilkelerinden de farklı, daha garip, kuramsallaştırılması zor ve tutarsız politikaları içermektedir. Bunun nedeni, kuşkusuz, Trump’ın dürtüsel kişiliği ve ABD’de Başkanlığın 2 dönem ve 8 yılla sınırlı olması nedeniyle başa geçen Başkan ve iktidarların kalıcı işler yapmasına sistemin (establishment) izin vermemesidir. Nitekim Trump’a çok yüklenmesine karşın, Walt unutmamalıdır ki, önceki ABD Başkanlarından da çok sayıda kalıcı işler yapabilenler çok nadir olmuştur. Ancak ABD dış politikası ve değerleri konusunda partiler üstü sağlanan uzlaşı ve ilkesel birliktelik temelinde, bazı politikalar tutarlı olarak on yıllarca sürdürülmüş (komünizmle mücadele, SSCB ile rekabet, radikal İslamcı terörle mücadele vs.) ve neticede ABD hanesine başarı olarak yazılmıştır. Ancak günümüzde ABD iç siyasetinde yaşanan büyük kutuplaşma ortamında -ki buna Demokratların aşırı sola kayması da bir ölçüde kaynaklık etmektedir- bunun sürdürülmesi oldukça zor hale gelmiş ve küresel yapısal koşullar da Amerikan hegemonyasına uygun bir zemin sunmamaktadır. Bu bağlamda, çok kutupluluğa gidilen bir düzlemde, Trump fenomeni, bizce doğal ve aslında bir bakıma tutarlıdır.

Şöyle ki, ABD hegemonyası ve kurallara dayalı liberal düzeni yıllardır eleştirenler, bu konuda Rusya’nın Ukrayna politikası gibi konularda gerekli özen ve tutarlılık arayışında hiçbir zaman olmamışlardır. Örneğin, Çin, açıktan olmasa da Rusya’yı bu savaşta desteklemiş ve yüz binlerce Ukraynalının gereksiz şekilde ölümüne bir anlamda yardımcı olmuştur. “Küresel Güney” ülkeleri ve solcu iktidarlar da egemen bir ülkenin topraklarının alenen işgali karşısında Rusya’ya bağımlılıkları nedeniyle sert tepki gösterememişlerdir. Türkiye gibi sadık bir NATO müttefiki bile, Rus tehdidi ve enerji (doğalgaz) bağımlılığı temelinde bu savaşta tarafsızlığa yakın bir politikayı tercih etmek zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, ABD’nin finansmanı için büyük çaba gösterdiği Birleşmiş Milletler (BM) gibi etkili uluslararası kuruluşların da BM Şartı’nın alenen inkar edilmesini içeren bu gibi eylemlerdeki etkisi ve uygulama alanı tam anlamıyla geliştirilememiştir. Amerikan siyasal eliti de, bu durumu fark ederek ve küreselleşmenin giderek Çin’in güçlü olacağı yeni bir düzene evirildiğini öngörerek, daha milliyetçi ve tek taraflı yeni bir anlayışa geçmeyi kabullenmişlerdir. Bu, şimdilik Trump rüzgârı olarak bir istisna düzeyinde kalacak gibi gözükse de, uluslararası sistem restore edilemezse -ki bunu yapabilecek çapta başka bir güç henüz bulunmuyor ve ancak diğer güçlerin çoğu bir araya geldiğinde düzen yeniden tesis edilebilir-, ABD’de izolasyonist eğilimler giderek daha kalıcı bir nitelik kazanabilir. Demokratların genel çizgisi buna net karşı olsa da, unutulmamalıdır ki, Amerika’da halkın diğer yarısı Cumhuriyetçilerden oluşuyor ve Cumhuriyetçi Parti (GOP) içerisinde Trumpizm halen çok baskın durumda.

Öyleyse ne yapılabilir? Elbette ihtiyacımız olan devletlerin mevcut güç dengelerini hesaba katan İlkeli Realizm (Principled Realism) anlayışını veya Gerçekçi İdealizm (Realist Idealism) anlayışını oluşturmaktır. Bu, temel insani ve evrensel değerler ve uluslararası kuruluşların meşruiyetinin varlığını koruduğu, ancak değişen güç dengelerine göre gerekli revizyon ve değişim-dönüşümlerin yapılabileceği daha rekabetçi ve hakkaniyetli bir sistemdir. Bugün Hindistan’ın veya hiçbir Müslüman devletin BM Güvenlik Konseyi’nde yer alamaması nasıl ciddi bir sorun ise, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın her istediğini yapmaya mecbur bırakılması da aynı derecede mantıksızdır. Burada önemli olan, tarafların sağduyusuna, güç dengelerine ve uluslararası hukuka uygun bir uzlaşıya varılabilmesidir. Trump’ın Ukrayna’da yapmaya çalıştığı, bu anlamda aslında uluslararası sistemi bir tür koruma çabasıdır. Örneğin, Rusya’nın ABD ve Avrupa’da alıkonulan varlıkları karşısında Kırım ve Donbas’taki toprak kazanımları yasal bir temele oturtulabilirse, uluslararası sistemde büyük bir kriz yaşanmadan sistem yeniden restore edilebilir. Benzer şekilde, Kıbrıs’ta müzakereler sonucunda uzlaşma olamayacağına kesin kanaat getirilirse, Türkiye ile Yunanistan’ın önderliğinde, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, iki devletli model üzerinde çalışabilirler. Bu bağlamda, Kuzey Kıbrıs’taki casino ekonomisi de Rumların mallarının finansmanı bağlamında işlevsel hale gelebilir. Bu tarz çabalar, aslında uluslararası sistemi yıkmak değil, korumak isteyen bir yaklaşımı içermektedir. Trump yönetimi, bazı hatalarına karşın bu konuyu anlayabilecek ve sorumlu hareket edebilecek düzeydedir.

Ek olarak, Trump’ın müzakere tekniğini açıklayan “deli adam teorisi” (mad man theory) de düşünüldüğünde, aslında Başkan Trump’ın Avrupalı müttefikleri kendi savunmalarını kendileri sağlayabilen şekilde sorumlu bir politikaya yönlendirdiği fark edilecektir. Bu anlamda, Grönland tehdidi de aslında işlevsel ve karşı tarafı belli bazı stratejik kararlar almaya iten niteliktedir. Avrupa, NATO’ya daha büyük katkı sağlamalı, askeri harcamalarını yükseltmeli, Türkiye gibi önemli NATO üyelerinin uyarılarını dikkate almalı ve ABD ile eşitler arası bir ilişki kurmaya çalışmalıdır. Bunun yolu da, kuşkusuz, güçlü bir ordu sahibi olmalarıyla mümkün olacaktır. Trump’ın yaptıklarını bu şekilde okursak, belki de yapmak istedikleri daha anlamlı hale gelecektir. Keza Trump’ın Kanada’yı 51. eyalet yapma önerisini de bir tehdit değil, bir iş teklifi olarak değerlendirmek doğru olur. Ancak elbette Trump yönetimi Grönland veya Kanada hakkında fiilen harekete geçerse, bu, Walt’un karamsar analizini haklı hale getirecektir. Venezuela’daki Maduro Operasyonu ise, uluslararası hukuka uygun değilse de, süper gücün kaslarını gösterdiği, güç kaybı eleştirilerine cevap verdiği ve uyuşturucu ve anti-Amerikanizmle mücadele konusundaki kararlılığını ortaya koyduğu bir eylem olarak yorumlanmalıdır.

Bu nedenle, Stephen M. Walt’un makalesi ciddi tespitler içerse de, fazla partizan ve karamsar bir mantıkta yazılmıştır. Sadece şu husus bile meselenin Trump’la alakalı olmadığını bize anlatacaktır: İsrail’in Gazze soykırımından sorumlu tutulan Trump olmasına karşın, aslında soykırımın belki de yüzde 90’ı önceki Başkan Joe Biden döneminde yaşanmış ve Trump göreve geldikten sonra taraflar arasında bir tür ateşkes anlaşması yapılabilmiştir. Ama uluslararası kamuoyundaki genel kanı, İsrail’in Gazze’deki savaşını Trump’ın başlattığı şeklindedir! Bu, büyük bir şaşırtma ve aldatmacadır. Benzer şekilde, Ukrayna’nın tüm halkının ve geleceğinin yok olacağı şekilde Rusya gibi dev bir askeri güç karşısında ısrarla desteklenmesi, bizce sorumlu bir tavır değildir! Biden yönetimi, Ukrayna’yı NATO’ya üye yapma fırsatları varken bunu yapmamış ve Kiev’i Moskova’ya adeta yem etmeyi başarmıştır. Bugün Trump yönetimi ise bu durumu düzeltmeye ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlamasını engellemeye çalışmaktadır. Rusya, bu savaşta haklı değilse de, daha güçlü olan taraftır ve savaşın devamı Rusya’nın lehinedir. Rusya gibi eski bir süper güce sıradan bir devlet gibi yaklaşılması ve uyarılarının dikkate alınmaması bu savaşa neden olmuştur ve savaşı hukuka uygun şekilde sonlandırmak için bu saatten sonra makul bir yöntem belirlenmelidir. Trump yönetimi, bunu ilkeleri uğruna tüm Ukrayna halkını yok etmeyi göze almış “deli“lerden daha iyi idrak etmektedir.

Başkan Trump’ın kişisel zaafları ve hukuken kılıfına uydurmaya çalıştığı yolsuzluk eğilimleri ise bizce ancak vahşi Amerikan kapitalizminin ve fazlasıyla özgürlükçü ve maddiyatçı Amerikan yaşam tarzının veya Amerikan rüyasının zaaflarının bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Trump, kaba, dürtüsel, fazlasıyla direk ve bir anlamda dürüsttür. Ama yaptıklarının önceki Başkanlardan o kadar da farklı olmadığını düşünmek bizce yerinde olur. İyimser olmak gerekirse, Trump yönetimi, kuralların hiçe sayıldığı bir dünyanın neye benzeyeceğini göstermek için bilinçli şekilde aykırı ve abartılı davranan aklı başında bir idaredir. Bu durumu düzeltmek için, herkesin kurallara ve düzene uyacağı ve düzenin dönüştürülmesinin mümkün hale gelebileceği bir düzlem gereklidir. Walt ve benzeri değerli akademisyenler ve uzmanlar, bizce bu konuya odaklanmalı ve Trump’ı uzaylıların değil, Amerikan halkının seçtiğini unutmamalıdırlar! Trump’a yönelik hakaretler ve eleştiriler, bu nedenle bir anlamda Amerikan halkına karşı yapılmış olarak da düşünülmelidir.

Sonsöz, Walt’un bu analizi kuşkusuz iyi düşünülmüş, yerinde, biraz karamsar ve abartılı ama her şekilde önemlidir. Trump yönetimi, artık tepkisellik ve dürtüsellikten kurtulmalı ve dünya barışı ve küresel istikrar adına sorumlu davranmaya başlamalıdır. Yönetimdeki Marco Rubio ve benzeri birçok isim, aslında bunu anlayabilecek olgunlukta insanlardır. Bu nedenle, Trump’ın doğru sinyalleri vermesiyle, ABD, yeniden küresel lider rotasına oturacak ve sorumlu bir iyiliksever hegemon olarak küresel istikrara katkılarına devam edecektir. Zira aksi bir senaryo, dünya adına daha da tehlikeli ve düzen kurması en azından şimdilik pek de mümkün olmayan Çin gibi alternatif küresel liderler için bile çok risklidir. Dileğimiz, bunu herkesin anlayabilmesidir… Zira büyük güç rekabeti, çok özel ve devletlerin iç görülerini bilen ve anlayan kişilerin yazabildiği sıradışı bir alandır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Stephen_Walt.

[2] Bakınız; https://www.foreignaffairs.com/united-states/predatory-hegemon-walt. Çalışmanın tam künyesi için; Stephen M. Walt (2026), “The Predatory Hegemon: How Trump Wields American Power”, Foreign Affairs, Mart/Nisan 2026.

Читайте на сайте


Smi24.net — ежеминутные новости с ежедневным архивом. Только у нас — все главные новости дня без политической цензуры. Абсолютно все точки зрения, трезвая аналитика, цивилизованные споры и обсуждения без взаимных обвинений и оскорблений. Помните, что не у всех точка зрения совпадает с Вашей. Уважайте мнение других, даже если Вы отстаиваете свой взгляд и свою позицию. Мы не навязываем Вам своё видение, мы даём Вам срез событий дня без цензуры и без купюр. Новости, какие они есть —онлайн с поминутным архивом по всем городам и регионам России, Украины, Белоруссии и Абхазии. Smi24.net — живые новости в живом эфире! Быстрый поиск от Smi24.net — это не только возможность первым узнать, но и преимущество сообщить срочные новости мгновенно на любом языке мира и быть услышанным тут же. В любую минуту Вы можете добавить свою новость - здесь.




Новости от наших партнёров в Вашем городе

Ria.city
Музыкальные новости
Новости России
Экология в России и мире
Спорт в России и мире
Moscow.media






Топ новостей на этот час

Rss.plus





СМИ24.net — правдивые новости, непрерывно 24/7 на русском языке с ежеминутным обновлением *