ABD/İSRAİL-İRAN ARASINDAKİ GERİLİM NEREYE EVRİLEBİLİR? STRATEJİK VE JEOPOLİTİK BİR ANALİZ
ABD ve İsrail’in İran saldırıları, 28 Şubat (bugün) sabah saat 08.00 sıralarında başlamıştır. Aslında bu saldırılarda üç temel hedef belirtiliyordu: (1) İran’ın nükleer projesini ortadan kaldırmak, (2) Tahran’ın balistik füze üretimini durdurmak ve (3) İran’daki İslami rejimi devirmek. ABD açısından İran meselesi kolay bir dosya değildir; ancak Washington yönetiminin temel hedefi İran üzerindeki baskıyı arttırarak Tahran’ı bazı adımlar atmaya zorlamaktır. Yemen örneğinde görüldüğü üzere, ABD, operasyonların yüksek maliyetleri nedeniyle geri adım atmak durumunda kalmıştır. Benzer şekilde, Venezuela’da yalnızca Devlet Başkanı’nı kaçırmaya yönelik operasyon için dahi milyonlarca dolarlık harcama yapılmıştır. Bu durum, büyük ölçekli rejim değişikliği ya da askeri müdahalelerin yüzlerce milyar doları bulabilecek ekstra ekonomik yükler doğurduğunu göstermektedir.
Küresel ölçekte yaşanan tedarik zinciri sorunları da dikkate alındığında, ABD’nin aynı anda birden fazla coğrafyada yoğun askeri angajman yürütmesi giderek zorlaşmaktadır. İran’a yönelik doğrudan bir saldırı ise, paradoksal biçimde İran rejiminin iç politikada konsolidasyon sağlamasına yol açabilir. Bu nedenle, mevcut stratejinin doğrudan savaş yerine İran’ı yeniden müzakere masasına çekmeye yönelik zorlayıcı diplomasi veya eski tabirle “ganbot diplomasisi” olduğu değerlendirilebilir. Aynı zamanda İran devlet yapısının kurumsal kapasitesini zayıflatma amacı da öne çıkmaktadır. Özellikle hedef alınan noktaların stratejik devlet kurumları olması, askeri sonuçtan ziyade caydırıcılık ve gözdağı üretme amacı taşıdığını göstermektedir.
Bununla birlikte, yalnızca hava saldırılarının kesin siyasi sonuçlar üretmesi zordur. Tarihsel deneyimler, uzun süreli bombardıman eşlik etmediği sürece nihai sonucun çoğu zaman kara gücü tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. ABD’nin de, İsrail’in en en büyük güçleri hava güçleridir. İsrail ve ABD, İran’ın elindeki füzeleri fırlatmadan veya havadayken vurabilir ve zaten vurmaktadırlar. Ancak sahada kara gücü olmadan daha ileri bir operasyonun başarıyla icra edilmesi zordur.
İran’ın ciddi ekonomik sorunları bulunmasına rağmen ülkenin jeopolitiği de belirleyici bir faktördür. İran’ın gücü, yalnızca köklü devlet geleneğiyle açıklanamaz; zira tarihsel olarak güçlü devlet geleneklerine sahip Avrupa ülkeleri dahi Almanya tarafından kısa sürede mağlup edilebilmiştir. ABD ile İran arasında askeri kapasite bakımından ciddi bir asimetri bulunsa da, iki ülke arasında coğrafi yakınlığın olmaması operasyonel sınırlamalar yaratmaktadır. Ayrıca, İran’ın iç coğrafi yapısı da dikkate değerdir. Fars nüfus merkez bölgelerde yoğunlaşırken, çevre alanlarda farklı etnik gruplar bulunmaktadır. Ülkenin geniş kesimleri dağlık, çöl veya seyrek yerleşimli alanlardan oluşmaktadır; bu durum, olası bir kara harekâtını son derece maliyetli hale getirebilir.
ABD iç siyasetinde ise göç meselesi önemli bir belirleyici unsur olarak öne çıkmaktadır. Donald Trump’ın siyasi yükselişi göçmen karşıtı söylemler üzerinden gerçekleşmiştir. İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlık yeni göç dalgaları doğurabilir ve bu durum hem ABD, hem de Avrupa açısından yeni güvenlik ve siyasi tartışmaları tetikleyebilir. İran’ın kuzey ve güneyindeki stratejik denizlere erişimi de ülkenin Batı ile bağlantısını tamamen koparmayı zorlaştırmaktadır.
İran’ın bölgesel gerilimleri ABD’ye yakın ülkeler üzerinden arttırma girişimleri ise ters etki üretebilir; zira bu tarz girişimlerin bu ülkelerin Washington ile daha da yakın güvenlik ilişkileri kurmasına yol açma ihtimali bulunmaktadır. Bu senaryoda, İran’ın uzun vadede daha izole bir konuma sürüklenmesi mümkündür.
ABD kamuoyunda ise her İran gerilimi sonrasında İsrail’in Washington’ı bölgesel maceralara sürüklediği yönündeki tartışmalar daha görünür hale gelmektedir. Amerikan yönetimi artık sorgulanamaz bir konumda değildir ve ABD’nin küresel “istisnailik” algısının aşındığı gözlemlenmektedir.
İran için de son dönemde devlet görevlilerine yönelik suikast girişimlerine dair haberlerin dolaşması gerilimin yalnızca dış cephede yaşanmadığını gösteriyor. Bu tür gelişmeler, askeri baskının yanında İran’ın iç güvenlik dengelerini hedef alan bir sürecin de işletildiği yönünde yorumlanabilir. Bununla birlikte, İran’da dengeleri belirleyebilecek en kritik yapı Devrim Muhafızları Ordusu olmaya devam ediyor. Kurumun ülke içindeki askeri, ekonomik ve güvenlik ağı düşünüldüğünde, olağanüstü bir kriz anında yönetime doğrudan el koyabilecek kapasiteye sahip olduğu biliniyor. İran’ın iç güvenlik mimarisinin de böyle bir ihtimali göz önünde bulundurarak hazırlık yapmış olması muhtemel görünüyor. Özellikle 12 Gün Savaşı’nda üst düzey komutanların kaybedilmesi, İran yönetiminin benzer senaryoları daha önce öngördüğünü düşündürüyor. İsrail bunun farkında olduğundan, üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarını öldürdü. Lakin herkesi öldüremeyeceklerini de söylemek lazımdır.
İran coğrafyasının büyüklüğü ve geniş meskûn olmayan alanların varlığı ise ayrı bir güvenlik sorunu doğuruyor. Dağlık bölgeler, çöller ve kontrolü zor sınır hatları sızmalara karşı mutlak bir koruma sağlamayı imkânsız hale getiriyor. Bu nedenle, İran’ın yalnızca askeri değil, alternatif yönetim ve güvenlik planlarını da uzun süredir hazırlamakta olduğu varsayılabilir. Olası bir iç karışıklık durumunda hangi tarafın üstün geleceğini şimdiden kestirmek zor. İsrail kaynaklı açıklamalarda sıkça dile getirilen senaryolardan biri, halkın mevcut yönetime karşı harekete geçmesi ihtimalidir. Çünkü dış müdahale sonucunda kurulacak bir yönetimin meşruiyet sorunu yaşayacağı açıktır. Ancak İran devlet kademelerinde rejime sadakat göstermeyen geniş bir kadronun bulunduğunu varsaymak için elde henüz güçlü veriler de bulunmuyor.
İran’daki seküler kesimlerin zaman zaman güçlü biçimde organize olabildiği ve geniş toplumsal destek yakalayabildiği dönemler yaşandı. Buna rağmen, siyasi iktidarın doğrudan ele geçirilebildiği bir tablo ortaya çıkmadı. Yine de özellikle son yıllarda üniversite sonrası genç kuşaklarda gözlemlenen dinden uzaklaşma eğilimi ile milliyetçi çevrelerde İslam öncesi İran kimliğine yöneliş dikkat çekici bir ivme kazanmış durumda. Bu tablo, İran’da rejim karşıtı toplumsal enerjinin tamamen ortadan kalkmadığını, ancak devlet yapısının hâlen çözülmüş bir noktaya da ulaşmadığını gösteriyor.
Mevcut gerilim, uzun süredir biriken stratejik çatışmanın kaçınılmaz biçimde açığa çıkması olarak da yorumlanabilir. Gerilimin kontrol edilememesi durumunda su yolları, enerji rotaları ve küresel ticaret hatlarının güvenliği ciddi risk altına girecektir. Bu noktada temel sorular şunlardır: ABD, Çin’e uzanan enerji ve ticaret arterlerinde kritik konumda bulunan İran’ı çevreleyebilecek midir? Ve İran’ı nükleer programından vazgeçirmeyi başarabilecek midir? Bu soruların yanıtı, önümüzdeki dönemde bölgesel dengelerin nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.
Ozan DUR