Nihat Karademir - Yüz seksen yıl önce sorulan bir soru
İlk başarısızlıklara rağmen, savlarında ısrar eden Mustafa Reşit Paşa, artık İngilizlerden umudu kestiği bir gün şöyle haykıracaktı: “Yunan fesadı zuhurunda devletler kan dökülmesin diye birbirleriyle ittifak ettiler. Şimdi Cezayir'de haksız olarak dökülen kanlar için bir şey demiyorlar. Acaba Avrupa devletlerinin Cezayir'deki birtakım bigünaha/günahsıza acımamaları onlara insan nazarıyla bakmamalarından mı ileri geliyor?”
Günümüzden tam yüz seksen yıl önce, 1836 yılında Londra'ya elçi olarak atanan Mustafa Reşit Paşa'nın çantasındaki en önemli dosya, bir Osmanlı eyaleti olan Cezayir'in Fransızlar tarafından işgaliydi. Reşit Paşa, dünyadaki bütün siyasi meselelerin hal merkezi olarak gördüğü ve her daim takdir ettiği Londra'ya büyük umutlarla gelmişti.
Ancak İngilizler, kendisini büyük bir hayal kırıklığına uğrattılar. Kraliçenin hükümeti, Fransızların bir Türk eyaletine saldırısını pek çirkin bir hadise olarak kabul etmekle beraber, Cezayir için Fransa ile bozuşmayı göze alacak durumda olmadıkları cevabını vermişti. İlk başarısızlıklara rağmen, savlarında ısrar eden Mustafa Reşit Paşa, artık İngilizlerden umudu kestiği bir gün şöyle haykıracaktı:
“Yunan fesadı zuhurunda devletler kan dökülmesin diye birbirleriyle ittifak ettiler. Şimdi Cezayir'de haksız olarak dökülen kanlar için bir şey demiyorlar. Acaba Avrupa devletlerinin Cezayir'deki birtakım bigünaha/günahsıza acımamaları onlara insan nazarıyla bakmamalarından mı ileri geliyor?”
Lord Palmerston yönetimindeki İngiliz hükümeti bu soruya bir cevap verememişti. Hâlbuki daha on beş yıl önce patlak veren Yunan isyanı sırasında, aynı devletler, sivil halka zarar veriliyor bahanesiyle Osmanlı'ya karşı adeta kutsal bir haçlı ittifakı kurmuş ve Osmanlı donanmasını Navarin'de yakarak bağımsız Yunanistan'ı inşa etmişlerdi. Hatta birçok romantik şair ve entelektüel bizzat gelerek isyancıların safında savaşmış ve ünlü İngiliz şairi Byron, Yunanistan'da ölmüştü. Oysa Fransa, Cezayir'de milyonlarca Müslüman'ı öldürüp, geri kalanlarını köleleştirirken, birkaç vicdanlı yürek dışında, Batı sadece seyrediyordu.
Sonraki dönemlerde de aynı gelenek ısrarla sürdürüldü. 1894-97 yılları arasında büyük devletlerin doğrudan müdahalesi ve teşviki ile ayaklanan Ermeniler ile Müslüman halk arasında patlak veren sivil savaşta her iki taraftan on binlerce insan öldü. Ama Batı sadece Ermenilerin kayıplarını saydı. Hem de olabildiğince abartarak ve dramatize ederek. Müslümanlara ise istatistiklerde bile yer verilmedi. Batı'nın Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan felakete bakışı aynıydı.
Bugün Ortadoğu'nun her karış toprağında, başta Hindistan ve Bangladeş olmak üzere Güneydoğu Asya'da, Kafkaslar'da, Çin'de, Afganistan'da ve Filistin'de her saat Müslümanlar öldürülüyor. Bu cinayetlerin önemli bir kısmı başını ABD'nin çektiği büyük devletler eliyle işlenirken ve her gün yüzlerce insan da Batı tarafından silahlandırılmış ve sahaya sürülmüş terör örgütleri eliyle, hem de en acımasız yöntemlerle öldürülürken, Batı'daki cinayetlerden sonra adeta ayaklanan insanlık sadece seyretmeye devam ediyor.
Bu insanlık adına çok acı bir durum. Daha da acı olanı ise bu zulümlere maruz kalan mazlumların, bir süre sonra Reşit Paşa'nın tam yüz seksen yıl önce sorduğu o soruyu bile unutmaları veya sormaktan korkacak kadar sindirilmiş olmalarıdır. Uzunca bir zamandır hiç kimse Batı'nın yüzüne bu soruyu haykıramadı. Çünkü işin sonunda terörist ilan edilmek, teröre destek olmakla suçlanmak, terörle mücadelenizin katliam gibi sunulması ve Alman parlamentosunun son kararında olduğu gibi şantaja uğramak riski vardı.
Türkiye bugün yeniden bu soruyu sormaya cesaret edebildiği için Batı'nın hedefindedir. Ancak aynı cesaret Türkiye'nin dünyanın mazlum halkları nezdinde kazandığı itibarın da sebebidir. Bu yüzden bu tür soruları sormakta ısrar etmeliyiz. Ta ki dünya zulme uğrayan günahsızların değil, bunu yapan ve seyredenlerin insan olmakla ilgili bir sorunları olduğunu anlayıncaya kadar.