Üç devi okumak
Amin Maalouf, Beyrut doğumlu olup, 27 yaşından bu yana Fransa’da yaşayan, Fransız vatandaşı Hristiyan bir Arap. Ana dili Arapça olmasına rağmen kitaplarını Fransızca yazan Maalouf’un kitapları birçok dile çevrildi. Ekonomi ve Sosyoloji okuyan Maalouf’un sonrasında gazetecilik yapması ve Lübnan iç savaşını takip etmesi ona önemli tecrübeler kazandırdı.
Paris’e yerleştikten sonra burada çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı ve yöneticilik yapmanın yanı sıra kitaplar da yazarak Fransa’nın tanınmış yazarları arasına girdi. Yapıtlarında ağırlıklı olarak Arap Dünyası, Asya ve Akdeniz çevresi kültürleri öne çıkmakta.
Maalouf, 1983’te yayımlanan “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri” adlı kitabıyla yankı uyandırdı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı ve aynı zamanda ilk romanı olan Afrikalı Leo adlı eseri önemli romanlar arasına girdi. Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı “Semerkant” 11. yüzyıl İran ve Selçuklu odaklı bir roman olup oldukça ilgi gördü. Ancak, kitapta yaptığı bazı değerlendirmeler Türk okuyucu tarafından eleştiri konusu oldu. Bu romanında Selçuklulardan çapulcu, yağmacı, tecavüzcü, zorba, katliamcı diye bahsetmesi tepkilere yol açmıştı. Bu kitabında ayrıca Selçuklu hükümdar 1.Melikşah ‹ın Atabeyi vezir Nizamülmülk’ü öldürmek istediğini iddia etmiştir. Maalouf, Afrikalı Leo kitabında ise Osmanlı Devleti Padişahlarından Yavuz Sultan Selim’in Kahire seferinde 8000 kişiyi öldürdüğünü iddia etmiştir.
Köşe yazılarının yanı sıra roman, deneme ve çeşitli dallarda eserleri bulunan Maalouf’un son kitabı olan “Labirent-Batı ve Hasımları” deneme türündeki kitaplarından biri olsa da aynı zamanda tarihi bir roman tadında.
ÜÇ BÜYÜK DEVLETİ İNCELİYOR
Kitapta ana hatlarıyla üç büyük devlet olan Japonya, Rusya ve Çin’in yaklaşık 2-3 asırlık dönemlerini ele alan Maalouf, bu üç devletin de yükseliş, çöküş, varoluş süreçlerine değiniyor ve bu ülkelerin iktidar kavgalarıyla birlikte nereden nereye savrulduklarını gözler önüne seriyor. Yazara göre bu üç büyük devletin Batı ile rekabetinin onunla bir boy ölçmeye dönüşmesi kaybetmelerinin ana nedeni. Bu sonucu doğuran şey ise Maalouf’a göre büyüklenme kibiri ve onun doğurduğu körlük; “Japonya, Rusya, Çin ve Birleşik Devletler kadar farklı ülkelerin güzergâhları ele alındığında, insan neden içlerinden birinin veya diğerinin belirli anlarda “aklını yitirebildiğini” ve böylece başarmayı bildiklerinin sağladığı faydayı tehlikeye attığını merak ediyor. Bu konuda evrensel yasalar aramaktan sakınacağım ve insan doğasına içkin yasayla yetineceğim: Bir üstünlük ele geçiren herkeste bir körleşme başlangıcı ve bir baş dönmesi riski oluşuyor.”
Bu üç ülkenin kendi aralarında da büyüklük kavgasına girmiş olması hem kendi enerjilerini tüketmiş, hem de modernleşme süreçlerini geri itmiş. Yazara göre, hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle çatışan bu üç devletin asıl öykündükleri ve asıl yarışa girmek istedikleri ise Batı. Bu üç devletin yükseliş dönemlerinde Batı modernleşmesini esas alan yönetimlerinin başarılı olduklarını (çeşitli değerlendirmeler ışığında) öne süren Maalouf’un, çok belirgin olmasa da hemen her eserinde Batı’yı modernleşmenin merkezi olarak ele alması dikkat çekiyor. “Tarih hakkındaki gözlemim bana, tavırlarını Batı’ya yönelik sistematik bir düşmanlığa dayandıranların genellikle barbarlığa, gericiliğe savrulduklarını ve sonunda acziyete düşüp kendi kendilerini cezalandırdıklarını öğretti.” Bu yönüyle Maalouf, Doğu’ya Batılı gözüyle yaklaşan oryantalistleri andırıyor. Bunda, yaşadığı ve vatandaşı olduğu Fransa etkisinin olabileceğini düşünmek gerek.
TARİHİ ROMAN TADINDA
“Labirent”; Ele alınan bu üç devletin iktidar kavgaları ve ortaya çıkardıkları sonuçların anlaşılması noktasında adeta tarihi roman yaklaşımıyla değerlendirildiği için okuyucuya bu ülkenin tarihleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Okuyucu, bu bölümleri bir tarihi roman tadında okuyor. Bu üç ülkeden Çin ve Japonya’nın tarihinin bilinirlik düzeyinin oldukça az olduğu dikkate alınırsa bu yönüyle kitap önemli bir işleve sahip.
Maalouf, Labirent’in sona yakın bölümlerinde başarılı örnek olarak ele aldığı ABD ile bu üç ülkenin ilişkilerini ele almakta. “20. yüzyılın başından beri Batı’nın üstünlüğüne karşı gösterilen belli başlı üç meydan okumanın ortak noktası, hepsinin aynı ülkeye, Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik olmasıydı.”
ABD’nin iç savaş sonrasında çok kısa zamanda kendini toparlamış olması kitapta doğru adımlar atması ile değerlendirilmekte. Yazara göre, ABD bu doğru adımlar sonrasında dünya sahnesinde en güçlü şekilde yerini aldı. “ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan atom bombasına sahip tek ülke ve dünyanın tartışmasız birinci askeri gücü olarak çıkmıştı. Aynı zamanda açık arayla en üstün ekonomik güçtü, öyle ki dolar kendini uluslararası finans sisteminin referans para birimi olarak kabul ettirdi. Ayrıca politik ve ideolojik açılardan, Batı kampının lideri olmuştu… 20. yüzyıl tarihte ABD’nin çeşitli çatışmaların ve altüst oluşların akışı içinde kendini gezegenin üstün gücü olarak kabul ettirdiği yüzyıl olarak kalacaktır.”
Kitabının son bölümünde, örneklenen, ele alınan dört ülke içerisinde kısa sürede güç merkezi haline gelen ÇİN-RUSYA ile ABD arasındaki mücadelenin geçmişteki yaşanan yıkımlar gibi yıkımlara dönüşme riskine değinen Maalouf; “Bu denemede kendilerine özgü güzergâhları, bu yüzyılda tanıdığımız haliyle dünyanın inşasına katkıda bulunmuş dört büyük ülke üzerinde durdum. Her biri hem diğerlerine hem de eski sömürgeci güçlere karşı mücadele etti. Hepsi hegemonya hayali kurdu, hepsi zaferler ve baş dönmeleri yaşadı, sonra da bunun zararını çekti. Uzun süre birbirlerini yok etmeye uğraştılar ve karşılıklı kuşkularını, korkularını, hınçlarını aşamadılar. Şu son yüzyıl boyunca zaman zaman başlarına geldiği gibi, yarın en kötü içgüdülerinin peşinden gitmeye karar verirlerse, bunun sonuçları felaket olur.”
Maalouf, kitabının son cümlesinde içinde bulunduğumuz durumdan endişe etmiş olmasına rağmen bir çılgınlığa girişilmeyeceğinden umutlu; “Bütün bu endişelere rağmen, içinden geçtiğimiz bunalımlı anların olumluya döneceği; bizi insanlık macerasının devamı için, aynı trajedilerin farklı aktörlerle yinelenmesinden ibaret kalmayan başka bir seyir tasarlamaya sevk edebileceği kanaatini hâlâ koruyorum.
Çok değil. Bu “labirent”ten çıkma olanaklarına sahibiz. Yeter ki önce yolumuzu yitirdiğimizi kabul edelim.”