1973 Petrol Krizi’nden Hürmüz’e
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, Tahran yönetiminin misilleme olarak küresel petrol ticaretinin en hayati damarlarından biri sayılan Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatması, kısa sürede küresel enerji arzını sarsan büyük bir krize dönüştü. Bu hamleyle birlikte boğazdaki tanker geçişleri yaklaşık %70 oranında daralırken, 150’den fazla gemi bölgede beklemek zorunda kaldı ve deniz ticareti adeta kilitlendi. Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz’de yaşanan tıkanma, küresel ticaretin üçte birine temas eden geniş bir hattı etkileyerek son yılların en ciddi krizlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Bu tablo, petrol ve doğal gazın küresel güç dengelerini tayin eden stratejik araçlar olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Nitekim dünya, benzer aktörlerin sahnede olduğu bir süreçte bundan çok daha sarsıcı bir krizle daha önce yüzleşmişti. Tarihe “1973 Petrol Krizi” olarak geçen bu hadise de bugün olduğu gibi İsrail’in bölgedeki saldırgan ve genişlemeci politikaları ile uluslararası sistemin buna karşı sergilediği kayıtsızlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Aradan geçen yarım asra rağmen değişmeyen aktörler ve dinamikler ise dikkat çekicidir.
Bugün hâlâ devam eden Hürmüz Boğazı krizi üzerinden yaşananları daha sağlıklı okuyabilmek için, modern uluslararası ekonomi politiğin seyrini köklü biçimde değiştiren 1973 Petrol Krizi’ne yakından bakmak, hem küresel sistemin işleyişini hem de bölgemizde biriken gerilimlerin mahiyetini anlamak açısından kritik bir imkân sunmaktadır.
Enerji üzerinden kurulan hegemonya
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında özellikle sanayinin enerji kaynağı olarak kömürün yerini hızla petrolün alması, dünya ekonomisinde derin bir kırılmaya yol açtı. Nitekim 1960’ta %27 olan OECD ülkelerinde kömürün enerji tüketimindeki payı 1973’e gelindiğinde %10’a gerilerken, petrolün payı %47’den %58’e yükseldi.
Bu büyük dönüşüm küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren bir sürecin başlangıcıydı.
Bu süreçte Batı’nın, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya yönelik ilgisi daha da yoğunlaştı. 1970’lerin başında petrol tüketiminin yaklaşık %20’sini ithalatla karşılayan ve bunu büyük ölçüde Arap coğrafyasından sağlayan ABD, çoğunluğu Amerikan menşeli “Yedi Kız Kardeş” olarak da adlandırılan petrol şirketleri aracılığıyla küresel piyasalarda belirleyici bir üstünlük kurmuştu. Böylece enerjiyi yönetmek uluslararası sistemde güç üretmenin en etkili araçlarından biri haline gelmişti. Öte yandan bu dönemde petrol, Batılı sanayileşmiş ekonomilerin büyümesini besleyen bir kaynak olmanın ötesine geçerek emperyal nüfuzun temel dayanaklarından biri olarak işlev gördü. Enerji hatları üzerinde kurulan hâkimiyet, dünya siyasetinin görünmeyen ama en belirleyici cephelerinden birini oluşturuyordu.
OPEC’in doğuşu
Batılı petrol şirketlerinin imtiyazlı konumuna ve gelir üzerindeki tekeline karşı üretici devletlerin ekonomik egemenlik arayışı 1960 yılında İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela’nın bir araya gelmesiyle kurulan Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile kurumsal bir hüviyet kazandı. Bu adım uzun yıllar Batılı şirketlerin denetiminde tutulan enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olma iradesinin de açık bir ifadesiydi.
İlk etapta Batılı aktörler tarafından fazla ciddiye alınmayan bu yapı, zamanla üretim miktarları ve fiyatlandırma üzerindeki belirleyici gücü şirketlerin elinden alarak dengeleri kökten değiştirdi. Böylece üretici ülkeler kendi doğal kaynakları üzerinde daha fazla kontrol tesis etmeye başladı.
OPEC’in yükselişi, özünde küresel enerji düzenine karşı geliştirilen kolektif bir duruş anlamına geliyordu. Uzun yıllar dışarıdan belirlenen fiyatlara mahkûm edilen üretici ülkeler, bu yapı sayesinde ilk kez kendi kaderleri üzerinde söz söyleyebilen aktörler haline gelirken, Batı merkezli enerji hegemonyasına karşı da dikkat çekici bir denge unsuru ortaya koymuş oldular.
1973 Arap-İsrail Savaşı ve Petrol Krizi
1973 yılının 6 Ekim’inde patlak veren Yom Kippur Savaşı, enerjinin uluslararası siyasette ilk kez bu denli açık ve etkili bir yaptırım aracına dönüşmesine sahne oldu. Savaşın ilk safhasında Mısır ve Suriye’nin kaydettiği askeri ilerleme, ABD’nin İsrail’e sağladığı 2.2 milyar dolarlık devasa mali ve lojistik destekle kısa sürede tersine döndü. Bu açık ve orantısız müdahale sahadaki dengeyi İsrail lehine çevirirken, Arap dünyasını da farklı bir mücadele yöntemine yöneltti.
Askeri alanda denge kurmakta zorlanan Arap devletleri, bu kez ellerindeki en güçlü koz olan petrolü devreye soktu. Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü (OAPEC) öncülüğünde alınan kararla, İsrail’i destekleyen ülkelere yönelik doğrudan bir petrol ambargosu başlatılırken üretim her ay kademeli olarak azaltıldı. Bu stratejik hamle kısa sürede küresel piyasaları sarstı ve petrol fiyatları birkaç ay içinde 2,59 dolardan 11,65 dolara yükselerek dört kattan fazla arttı.
Ortaya çıkan bu sert fiyat şoku, ucuz enerjiye bağımlı Batı ekonomilerinde derin bir sarsıntı oluşturdu. Üretim maliyetleri hızla yükselirken, enflasyon ve işsizliğin aynı anda arttığı “stagflasyon” dönemi başladı. Böylece küresel ekonomik düzen ciddi bir kırılmaya uğradı. Nitekim bu süreç, Bretton Woods sisteminin çözülmesini hızlandırırken, Batı’da II. Dünya Savaşı’ndan beri süregelen kesintisiz büyüme döneminin de sonunu getiren tarihsel bir dönemece işaret ediyordu.
Krizin Türkiye’ye etkileri
1973 Petrol Krizi, enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı olan ve ithal ikameci bir sanayileşme çizgisi izleyen Türkiye’yi de derinden sarstı. Savaş sırasında ABD’nin İsrail’e yardım için İncirlik Üssü’nü kullanma talebine mesafeli duran, buna karşılık Arap ülkelerine destek taşıyan Sovyet uçaklarına hava sahasını açan Türkiye, izlediği bu çok yönlü ve görece Arap dünyasına yakın dış politika sayesinde petrol ambargosunun doğrudan hedefi olmaktan kurtuldu.
Fakat ambargo dışında kalmak, krizin ekonomik sonuçlarından bütünüyle korunmak anlamına gelmedi. Küresel petrol fiyatlarının hızla yükselmesi Türkiye’nin ithalat faturasını katlarken, dış ticaret açığı büyüdü, döviz darboğazı derinleşti ve enflasyon ciddi biçimde tırmandı. Ülke kısa sürede ağır bir dış borç baskısıyla karşı karşıya kaldı.
Bu tablo karşısında Türkiye, ekonomik yükü hafifletmek ve yeni imkânlar üretmek amacıyla yönünü daha belirgin biçimde Orta Doğu’ya çevirdi. Artan “petrodolar” birikiminden pay alabilmek için diplomatik ilişkiler güçlendirildi, Arap pazarlarına ihracat teşvik edildi ve Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı gibi projelerle bölgesel entegrasyon arayışları hız kazandı.
Hegemonik güç krizi hızlı aşmıştı
1973 Petrol Krizi’nin getirdiği büyük sarsıntının ardından, ABD ve Batı Avrupa ülkeleri süreci kendi lehlerine çevirmekte gecikmedi. Artan petrol maliyetlerini ihraç ettikleri sanayi ürünlerine ve silah satışlarına yansıtarak kayıplarını telafi ettiler. Dahası, OPEC ülkelerinin elde ettiği devasa “petrodolar” gelirlerinin Batılı bankalara ve yatırım araçlarına geri dönmesi sayesinde kriz kısa sürede Batı için fırsata dönüştü.
Ancak aynı süreç Batı dışı dünya için çok daha ağır sonuçlar doğurdu. Bu ülkelerin ekonomik büyümesi enerji tüketimine daha bağımlıydı ve kısa vadede petrol kullanımını azaltmaları neredeyse imkânsızdı. Petrol fiyatlarının hızla yükselmesiyle birlikte ithalat faturaları kabardı, dış ticaret dengeleri bozuldu ve ciddi bir döviz krizi ortaya çıktı. Üstelik Batılı ülkelerden ithal edilen mamul malların fiyatları da artınca, bu ülkeler adeta çifte bir ekonomik baskı altında kaldı. Böylece kriz, küresel ölçekte eşitsizliği derinleştiren, güçlü olanın kendini tahkim ettiği, zayıf olanın ise daha da kırılgan hale geldiği bir kırılmaya dönüştü.
Petrodolar’ın sonu ve yeni güç dengesi
1973 Petrol Krizi ile bugün yaşanan Hürmüz Boğazı meselesi birlikte değerlendirildiğinde, enerjinin hala küresel sistemin en etkili araçlarından biri olduğu açıkça görülüyor. Dünya petrol arzının beşte birinin geçtiği Hürmüz’deki tıkanma, fiyatları 100 doların üzerine iterken küresel düzeni de sarsabilecek bir dalga üretmekte.
Fakat bugünü 1973’ten ayıran temel fark Batı’nın artık aynı ölçüde yekpare ve sarsılmaz bir güç olmaması. O dönemde ABD ve Avrupa krizi kısa sürede kendi lehine çevirebilmişti. Bugün ise Çin’in üretim, ticaret ve finans alanında kurduğu alternatif yapı küresel dengeleri ciddi biçimde değiştirmiş durumda. Bu nedenle krizin maliyetlerini çevreye ihraç eden klasik Batı refleksinin bu kez aynı ölçüde işlemesi zor gözükmektedir. Türkiye açısından bakıldığında, son yıllarda izlenen dengeli enerji politikası ve çok yönlü dış politika ülkemizin bu büyük dalgalanmadan daha az etkilenmesi için önemli bir zemin sunmaktadır. Temennimiz, Türkiye’nin bu krizden istikrarını koruyarak, hatta güçlenerek çıkabilmesidir.
İslam’ın ilk yıllarından Osmanlı’ya istihbarat