Abdülhamit Bilici - Eski Türkiye hastalığı
Eğitim, sağlık, adalet, demokrasi gibi temel meseleleri bir türlü çözmeyi beceremeyen bizim gibi toplumlarda işin kolayı, faturayı birilerine kesmektir.
Komplo teorilerine sarılır; suçu dış düşmanlara, emperyalizme, kapitalizme atarsınız. Mesele biter. Propaganda gücünüze göre geniş kitleleri de bu çürük görüşlerinizle aldatabilirsiniz. Oysa aynaya bakmayı, sorunlarla yüzleşmeyi engelleyen bu yaklaşım hiçbir işe yaramaz. Başarısız öğrencinin, sorumluluğu öğretmene yıkması kadar anlamsızdır.
Türkiye'nin ve genel olarak İslam dünyasının temel açmazlarından biridir bu. Evrensel kriterlere göre pek çok alanda kötü durumdayız. Ama bunun sorumlusu hep başkalarıdır. Eski Türkiye'nin hastalığı da buydu: Sorunu kabul edip çözmek yerine, suçu hep başka yerde aramak ve hayali düşmanlar üretmek. Hapishanelerdeki işkenceyi önlemek yerine, bunu dile getirenler düşman ilan edilirdi. Kürtlerin varlığı inkâr edilir, aksini söyleyen Avrupa Konseyi, AGİT, AİHM gibi uluslararası kurumlar Türk düşmanlığıyla suçlanırdı. Bu yaklaşım içeride göz boyamaya yarasa da dünya için bir anlam ifade etmezdi.
Ülkemizde son 30 yılda yaşananlar, başarının bu yoldan geçmediğinin ispatı. Mesela, rahmetli Özal demokrasiden ekonomiye Türkiye'yi geri bırakan sorunları açık yüreklilikle kabul edip, samimi olarak çözmeye çalışınca hayli yol almıştık. AK Parti iktidarı da eksiklerimizi kabul ederek, çözüm için reformlara odaklandığı ilk iki döneminde önemli başarılara imza attı. Ancak tuhaf olan şu ki, ev ödevlerine yoğunlaşıp içeride ve dışarıda doğru şeyler yapıldığında parlak sonuçlar alındığını gören bu kadronun, eski Türkiye'nin hastalıklarına tutulması.
Maalesef bir süredir insanlar fikirleri yüzünden düşman ilan ediliyor, aydınlar hapsediliyor, devletin tüm kurumları (emniyet, yargı vs.) birer baskı aracına dönüşüyor. Bunlar olurken sanki tüm dünyanın Türkiye'ye düşman olduğu propagandasına sarılarak, Soma faciasından Rus uçağının düşürülmesine her kötü durum komplo teorileriyle açıklanmaya çalışılıyor.
DÜNYADA TERÖR KARŞITI, TÜRKİYE'DE TERÖR SUÇLUSU!
Geçtiğimiz perşembe günü Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Fransa'nın en saygın gazetesi Le Monde'da bir makalesi yayımlandı. Paris'te, Suriye'de ve ülkemizde İslam adına işlenen terörü kınayan ve çözüm önerilerinde bulunulan yazıda şu cesur ifadelerle bütün Müslümanlar bu dehşetli sorun karşısında aynaya bakmaya davet ediliyor:
“Müslümanlar olarak kendi problemlerimizle yüzleşmekten bizi alıkoyan komplo teorilerine sığınmaktan da vazgeçip bir muhasebe yapmalıyız: Acaba içimizde yer etmiş gizli istibdat meyilleri, fiziksel şiddet, gençlerin ihmal edilmesi ve dengeli eğitim eksikliği gibi nedenlerle cemiyetlerimiz totaliter zihin yapılı grupların kendilerine eleman devşirmesine müsait hale mi geldi? Temel insan hakları ve hürriyetleri, hukukun üstünlüğü ve herkesi kucaklayıcı bir zihniyeti bir türlü oturtamadığımız için boşlukta olan kimselerin ümitsizliğe düşmesi ve farklı arayışlara girmesine zemin mi hazırladık?”
Sorumluluğu başkasına atmayan, aksine aynaya bakmayı teklif eden bu açık yaklaşımın, hem Charlie Hebdo hem Paris terör saldırılarıyla sarsılan Fransızlar üzerindeki etkisini, Le Monde okurlarının makaleye yazdığı yorumlarda görmek mümkün. Mesela okurlardan Joel Becquet şöyle yazmış: “Nihayet Müslümanların kendisini sorgulamasına, diyalog ve insanlığın geleceğine dair umut veren bir bakış görebildik. Sayın Gülen, sesiniz daha çok duyulmalı.” Zayd Nenahmed isimli bir başka okurun yorumu ise şöyle: “Fransa'da milyonlarca Müslüman var. Gülen'in anlayışı Avrupa'da hakim anlayış olmalı.” Sadece okurlar değil, Fransız yazar Jean Robert Gauthey de, “Terörün yok edilmesi için Gülen gibi sesler daha çok duyulmalı.” diyor.
Etnik, dini ve ideolojik temelli her türlü teröre en net biçimde karşı çıkan Fethullah Gülen'in bu çağrısı aslında ilk değil. Daha önce de ölüm tehditlerini göze alarak defalarca terörü lanetleyen açıklamalar yapmış “Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz”, “Müslümanlar aşırılık kanseriyle mücadele etmeli” gibi mesajlar vermişti.
Ülkemizin yaşadığı bu tuhaflığa ve eski Türkiye'yi andıracak şekilde dünyadan ne kadar koptuğumuzu görmek isterseniz Le Monde'da ses getiren bu yazının yayımlandığı gün Fethullah Gülen'e Türkiye'de “terör suçlaması” yapılarak tutuklanmak üzere çıkarılan yakalama kararına bakabilirsiniz! Onun fikirlerinden etkilenerek dünya çapında barış, eğitim, diyalog faaliyeti haline gelen Hizmet Hareketi de “terör örgütü” olmakla suçlanıyor.
KOMPLO TEORİLERİ YERİNE DEMOKRASİ VE HUKUKA SARILMAK
Gülen ile birlikte içinde AK Parti eski milletvekili İlhan İşbilen, insanî; yardım kurumu olan Kimse Yok mu Derneği'nin eski başkanı İsmail Cingöz, tefsir profesörü Suat Yıldırım, Zaman Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı gibi terörle, şiddetle hiçbir alakası olmayan birçok saygın isme de gözaltı kararı verildi. Hatta Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da terörü sona erdirmek üzere iktidar tarafından oluşturulan “Akil İnsanlar Heyeti” üyesi, ülkemizde her kesimle diyaloğun adeta sembol bir ismi; Cemal Uşak da terör iftirasına muhatap oldu.
Bugün ülkeyi yöneten anlayışın bu isimler için “terörist” demesi ile eski Türkiye'deki “Nazım Hikmet, Bediüzzaman, Necip Fazıl haindir ya da Türkiye'de Kürt yoktur” propagandası arasında fark yok. İkisi de aynı derecede absürt ve dünyada geçerliliği yok. Nitekim birileri ne kadar terör örgütü dese de saygınlığı tartışılmaz Le Monde, Gülen'in teröre karşı çözüm önerilerini yayınlıyor ve onu okurlarına şöyle tanıtıyor: Fethullah Gülen, “Bilime önem veren, demokrasiyi destekleyen ve dinlerarası diyaloğu savunan” bir sivil hareketin öncüsü. Gazete, Erdoğan yönetiminin Gülen'e düşmanlığını ise büyük yolsuzlukların ortaya çıkmasına bağlıyor.
Sözün özü, Türkiye'ye yakışan, günah keçileri aramak ve komplo teorileri ile vakit kaybetmek yerine, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne bağlı, uluslararası ilişkilerde duruşu dikkate alınan ve sözünün ağırlığı olan bir ülke olmaktır. Bunun dışındaki ucuz cambazlıklar, güzel ülkemiz için sadece zaman ve enerji kaybı.
MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN EL ELE
Küçük de olsa medya özgürlüğü için adımlar atılmaya başlandı. Basın Konseyi'nin öncülük ettiği Silivri'deki ‘umut nöbeti' birçok gazeteci ve aydının katılımıyla devam ediyor. Mümtaz'er Türköne ve Cafer Solgun'la birlikte geçen çarşamba günü ben de nöbetteydim. Her hafta pazar günleri Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın öncülüğünde yapılacak ‘Basın Öne Eğilmesin' eylemi de yeni adımlardan biri.
İlk haftasında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül'ün eşi Aslı Gül, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca'nın eşi Şule Karaca ve JİNHA muhabiri Vildan Atmaca'nın çalışma arkadaşı Ceren Karlıdağ katıldı. Gösterilen ilgi umut verici. Ama bunlar, yeterli değil. Halkımız, siyasi partiler, yargı, sendikalar ve iş dünyası medyasına sahip çıkmaz ise daha fazla gazeteci tutuklanacak. Unutma, medyanın özgürlüğü senin özgürlüğündür.
YANGIN HER YERİ SARMADAN
Çözüm sürecinde büyük sözler ve umutlar verildi. PKK'nın silah bırakması bir yana, güvenlik güçlerinin eli kolu bağlanarak terör örgütünün daha da güçlenmesi ve şehirlere silah yığması ülkeyi yönetenlerce seyredildi. 7 Haziran seçimi öncesinde ise oy hesaplarıyla çözüm masası devrilince bitmesi vaat edilen terör daha feci şekilde patladı. Dağdaki terör ilçelere ve hendeklerle sokaklara kadar indi. Her zamanki gibi, sürecin en büyük kurbanı, iki ateş arasında kalan bölge halkı. 7 Haziran sonrası 200'den fazla şehit verildi. 500 bin insan evini barkını terk etmiş durumda. ‘Esedullah' denilen JİTEM vari gruplar, adeta bölgenin duygusal kopuşuna zemin hazırlıyor. Öyle ki, hastalar beyaz bayraklarla sokağa çıkabiliyor. Tankların sokaklarda dolaştığı, Suriye'yi andıran fotoğraflar insanın kanını donduruyor. Diyarbakır Ulucami'de asırlar sonra ilk kez ezan okunamıyor. Cuma kılınmıyor. PKK'nın hendeklerini eleştiren hükümete, muhalefet haklı olarak soruyor: Onlar kazılırken neredeydin? Çözüm sürecinde muhatap alınıp şımaran PKK, öz yönetimden dem vuruyor. Sanki geçtiğimiz 30 yıl hiç yaşanmamış, kanla bir yere varılamayacağı anlaşılmamış gibi. Bu şartlar altında halkın feryadına kulak veren, terörü lanetleyen, herkes için hukuku savunan yayınlar yapıyoruz. Ülkeyi seven herkes, bölgede yaşananlara duyarlı olmalı. Yoksa başlayan yangın, Allah korusun ülkenin tümünü sarabilir.